Fransız alt meclisinin on yıl önce kabul ettiği bir yasa birkaç gün önce Senato'da da kabul edilince yine asabımız bozuldu.
Fransızları ilgilendiren, Fransız toprakları içinde hükmü geçen bu kararın zaten AB çerçeve yasalarında zemini vardı. Fransız Senatosu, bu kararıyla iç politikada kullanmak için fırsatçı bir girişimde bulundu. Bizi ilgilendiren yönü yasa değil, ardındaki olgu. O da Osmanlı'dan Cumhuriyet'e intikal eden ve yakın tarihimizde yer tutmayan (dışarıda bırakılmış olan) Ermeni sorunu. Bu da imparatorluktan Cumhuriyet'e geçerken meydana gelen olaylara atfettiğimiz ve sonra tarihselleştirdiğimiz sürece nasıl baktığımızla ilgili. Giderek küçülen vatanda kimin hak sahibi olması, kimin kalması, kimin gitmesi konusunda 1. Dünya Savaşı içinde (özellikle Nisan 1915'te) verilen resmi kararların sonuçlarını şimdi yaşıyoruz.
Koca bir imparatorluğu yitirmek kolay kaldırılacak bir yük değildir. Ülkeler kaybedilmiş, yüz yıllardır yaşanan topraklardan sürgün edilmiş milyonların oluşturduğu göçmen bir toplum çıkmıştır ortaya. Bir zamanın egemeni, kısa sürede mağdur ve mazlum duruma düşmüştür. Yönetimdeki kadronun yenilgiyi hazmetmesi ve üstlenmesi kolay değildir. Onun için gelenlere ve ülkede kalanlara yepyeni ve arı(ndırılmış) bir vatan, kendi içinde kavga etmeyen bir millet; bunları koruyacak demir yumruklu bir devlet tasavvuru sunması gerekirdi. Nitekim öyle oldu. Türkleştirmek ve Müslümanlaştırmak, İttihat Terakki (Osmanlı'nın son 10 yılı) yönetiminden Cumhuriyet'e devredilen bir politikadır.

Yeni devlet-Yeni toplum

Arındırmanın psikolojik altyapısını oluşturmak çok kolaydı. Bin bir acıyla Anadolu'ya ulaşan Balkan göçmenleri, Rusya'nın zulmünden kaçan Müslüman Kafkas halkları yeni vatanda buluşunca çoğu Balkan kökenli yöneticilerin onlara vadettiklerini kolayca benimsediler. Türk ve Müslüman olmayanların veya olmak istemeyenlerin "uzaklaştırılmaları" kolayca benimsenen bir devlet-millet politikası oldu. Yani bu resmi politikaya millet de katıldı.
Zihni kurgu hazırdı: Azınlıklar bozguncu idi. Her an ihanet edebilirlerdi. Zaten daha önce düşmanla işbirliği yapmışlardı. Mesela Ermeniler'in bir bölümü Rus ordularında sonra Güneydoğu'yu işgal eden Fransız birliklerinde düşman saflarında üniforma giymişlerdi. Rumlar'ın bağımsızlık isteği zaten bir ihanetti, onlar çoktan ulusal devletlerini kurmuşlardı. Geride kalanlar da çekip kendi soydaşlarının devletine katılabilirlerdi.
Ötekileştirilip, kötülenen halkların artık Anadolu'da kalmaları mümkün değildi. Bu psikolojik altyapı, daha önceki arındırmayı (1915) ve Cumhuriyet dönemi uygulamalarını meşrulaştırdı. Roller tersine çevrildi. Gidenler (gönderilenler) her türlü kötülüğün taşıyıcısı, çekilen acıların nedeni olarak ruhlara ve beyinlere kazındı. İmparatorluktan Cumhuriyet'e geçişin travması bütün sonuçlarıyla (resmen) unutturuldu. Türk ve Müslüman ahali arındırılan Anadolu'da kendisine kalan tüm imtiyaz ve emtiayı sevinerek kabul etti ve ardındaki haksızlığı sorgulamadı. Ne de olsa bu devlet politikasıydı. Devlet de kendilerinindi.

Ötekiler


Buraya kadar duygusuz biçimde anlattığım şeyler biz Türkler'i ilgilendiriyor. Ya tarihimizden ve (onların da olan) vatandan sürülenler ve geride bıraktıkları (insanlar, mallar, anılar, anıtlar)? İşte (ortak) tarihimizden çıkardıklarımız bunları hatırlıyor ve onları geri istiyor. Dünya da artan bir duyarlılık ve destekle bu talebe arka çıkıyor. Gün geçmiyor ki bir parlamento veya belediye meclisi bizim dışladığımız geçmişi benimsediğini (yani sürülenlerin tarihini) onaylıyor. Biz tarihimizi olduğu gibi değil de "istediğimiz biçimde" yazdığımız için, bir zamanlar aynı vatanı ve tarihi paylaştığımız toplulukların anlatısıyla uyuşmuyor bildiklerimiz.
Peki ne yapacağız? Ya geçmiş ortak tarihi yeniden birlikte yazacağız ve onların abartılarını, bizim, unuttuklarımızı (veya hiç öğrenmediklerimizi) öğreneceğiz. Ya da sürekli, "olmadı öyle şeyler" diyerek direnecek ve artan baskılar karşısında bunalacağız. Madem tarihimizden kaçamayacağız onu tanıyalım bakalım. Belki kendimizi daha iyi tanır ve daha sağlıklı bir toplum oluruz.