Geçen haftaya damgasını vuran olay, MİT-PKK görüşmelerinden birinin ses kaydının medyaya sızması sonrası yaşanan tartışmaydı.

Bu tartışmanın soğukkanlı bir değerlendirmesi yapıldığında üç şey öne çıkıyor.

1-         Artık bu konuda "düşman"la görüşmek eskiden olduğu gibi "ihanet" söylemi ile karşılanmıyor. Barışın dostlar arasında değil düşmanlar arasında olması gerektiği giderek kabul görüyor. Ayrıca bu kadar uzun süren ve can yakan bir olgunun makul bir biçimde sonlandırılması isteğinin çoğunluk arzusu olduğu anlaşılıyor.

2-         "Kürt sorunu" eskisinden farklı olarak bir 'dış tahrik' veya 'aldatılmış insanların' sapkınlığı olmaktan farklı olarak görülüyor.

3-         Meselenin sadece bir şiddet olgusu olduğu; şiddetin üzerine daha fazla şiddetle giderek çözülebileceği anlayışının gerilediği anlaşılıyor.

Bütün bunların sonucu olarak faaliyetleri "gizli" olan (adı üstünde gizli servis) MİT, sorunun silahlı tarafıyla görüşmeler yürütmüş. Pek "vah hainler, nasıl yaptılar" diyen çıkmadığına göre sorunun doğasına uygun bir şey yapmış. Her anlaşmazlık, taraflar kendi çözümlerini karşı tarafa zorla kabul ettiremiyorlarsa, görüşerek çözülür. Otuz yıldır tek taraflı bir çözüm kabul ettirilemediğine göre görüşme seçeneğinin devreye sokulması makul bir tercihti.

Makul olmayan, bu tür gizli toplantı tutanaklarının ortalıklara saçılmamasıdır. Daha başında taraflar ortak bir çözümde anlaşana kadar görüşme içeriklerini açıklamayacaklarına ilişkin bir "centilmenlik anlaşması" yaparlar. Belli ki ya taraflardan biri ya da o tarafın yakın olduğu bir çevre, görüşmelerle elde edilebilecek sonucu sabote etmek ve ilgili kurumları töhmet altında bırakmak için bilgi sızdırdı. Tartışma daha çok bu çevrenin kimliği etrafında cereyan etti.

Adettendir, bir davada fail bilinmiyorsa, sonuç kime yarıyor diye bakılır. Gerçekten de nasıl bir sonuç elde edilmek istenebilir? İşte birkaç olasılık:

1-         MİT aracılığıyla da olsa koskoca devlet, bunca yıl "teröristle temas edilmez sadece yok edilir" dedikten sonra onunla eşit şartlarda (bir barış müzakeresi tarafların güçleri ne kadar asimetrik olsa da eşit statüde yürütülür; bu olmazsa görüşmeler tıkanır) oturup görüşüyor görüntüsüyle hükümet yıpratılmak istenmiştir.

2-         "Sayın" ve "önderlik" sıfatları nedeniyle yüzlerce insan bunca yıl mahkemelerde süründürülmüş, mahkûm edilmişken, bu söylemi kullanan yöneticiler üzerinden MİT yıpratılmak istenmiştir.

3-         Şiddeti tırmandıran PKK, "durmazsan seni ezeceğim" diyen devleti, kendi destekçileri karşısında aciz konumda göstermek istemiştir.

4-         Başbakan Erdoğan, yeniden yapılanan Arap ülkelerinde bölgenin geleceğini şekillendirecek düşünceleri dile getirir, Türkiye'nin artan popülaritesini ve siyasi etkisini sergilerken Levant'ta (Doğu Akdeniz) stratejik rakibi olan İsrail onun ve hükümetinin aslında iç sorunlarını çözememiş, acziyet içinde olduklarını sergilemek istemiştir.

5-         Düşmanla görüşen devletin, o "düşman" üzerine gönderecek askeri devşirecek psikolojik üstünlüğü ve otoriteyi kaybetmesi hesaplanmıştır.

Sızıntı içeriden veya dışarıdan ya da işbirliği içinde gerçekleştirilse de AK Parti hükümetinin uzlaşmak için çaba sarf ettiği, karşı-şiddetten başka yöntemleri alet kutusunda bulundurduğu gerçeği ortaya çıkmıştır. Bu durumun infial yerine övgüye vesile olduğu anlaşılınca sızıntı, yayımlandığı web sitesinden alelacele çekilmiştir. Uzlaşmaz tarafın PKK olduğu, Kürtler'in demokratik hakları ve Kürt gençlerinin canının, onun Kürtler'i yönetmek arzusu açısından tali olduğu anlaşılmıştır.

Bu beklenmedik sonuç BDP'nin Meclis'e dönmesine ve siyasetin önünün açılmasına vesile olursa, olana "iyi ki olmuş" denebilir.