Neyin şampiyonu derseniz, artık onun bir önemi yok. Önemli olan, Derya’nın ‘şampiyon’ olması. İster havuzda olimpiyatlarda şampiyon olsun, ister hemen her şeyin kurmaca olduğu bir programdaki uyduruk yarışmalarda... Koltuğuna oturup akşamları haber bültenlerindeki gerçeklerden sonra hayalleri izleyen televizyon izleyicisi için önemi yok artık. Olimpiyatlarda son 20 yıldır ‘ümit vaat eden genç yüzücümüzün’ katıldığı dans yarışmasında bu duruma daha önce işaret etmiş ve “Bundan sonra Derya Büyükuncu’yu havuza zor sokarsınız” demiştim. Kuşkusuz havuzda gerçek sporcularla yarışmak yerine ünü kaybetmek üzere olan ünlüler ve ünü yakalamaya çabalayan ünsüzlerle dolu ıssız bir adaya gitmek, her umut vaat eden şöhretin hayallerini süsler! Nihat Doğan gibi bir demagoji ustası karşısında hayli büyük bir olimpik başarı! Beni asıl şaşırtan, Derya’ya birincilik getiren üstün fiziği ve söyleyecek bir şeyi olmadığından mı yoksa efendiliğinden mi olduğunu bir türlü çözemediğim sessizliğinden çok, Nihat Doğan’ın her türlü Şark kurnazlığına prim vermeden Derya’yı birinciliğe taşıyan, Türk halkının SMS oylara yansıyan ruh hali oldu. En az seçim sonuçları kadar yakından bakmamız gereken bir ‘teveccüh’ ile karşı karşıyayız. Derya’yı bu ‘muhteşem şampiyonluğa’ siz sevgili SMS’severlerin hangi ruh hali taşıdı sizce? Derya Büyükuncu’nun süt dökmüş dev kedi hali mi yoksa Nihat Doğan’ın ‘bendime sığmam taşarım’ özgüveni ve kibrine karşı oluşan kutsal reaksiyon ittifakı mı?
Survivor’ın veda ettiği program üzerine sosyolojik bir okumaya girişmek akademik bir çalışma için faydalı olabilir, ancak bu okumada Taner örneğini de unutmamak gerekir. Şuursuzluk olimpiyatlarına girse nice milli başarıya imza atabilecek Taner, kısa zamanda 12 yaş çocuklarına özgü, hani büyüdüğünde kaybolması gerekirken bir türlü kaybedemediği enerji ve ‘zekâ’ ile kısa zamanda gerçek bir şöhreti yakaladı. Nihat belki de bu yarışmaya kaybettiği şöhreti ve biriken borçlarını ödemek için katılmıştı ya da Derya’nın bitmek bilmeyen bir olimpiyat aşkı ve bu uğurda havuza harcanacak paraya ihtiyacı vardı ama Taner’in ne bunlarda gözü vardı ne de umurundaydı. Adamımız Taner bu yarışmaya sadece eğlenmek için girmişti. Gerçek olamayacak kadar olağanüstü şuursuzluğu ile gönüllerimizi belki de bu yüzden fethetti.



Survivor’ın asıl kazananı, yarışmada kaybetse de şöhrette yeniden kazanan Nihat, bir oturuşta 11 porsiyon döner yiyebilecek parayı bulan hayvansever Derya değil, bu 12 yaş zekâsı ve sevimliliği ile Taner oldu. Bitirmeden iki noktada ‘Kral Acun’un hakkını da Kral Acun’a’ teslim etmemiz şart oldu. Bu Survivor, televizyon tarihimize bugüne kadar yurtdışında yapılmış en büyük prodüksiyon olarak geçecektir, bravo. RTÜK Yasası’ndaki değişikliği fırsata çevirip aldığı yerleştirme reklamlarla maliye kayıtlarına gerçek bir Acunizm başarısı olarak adını altın harflerle ve vergi şampiyonluklarıyla yazdıracaktır, ikinci bir bravo. Siyasetten bunaldığımız anlarda bize ıssız bir adada Kaybedenler Kulübü üyelerinin ‘sineklerin tanrısına’ dönüşme hikâyesini ‘canlandıran’ Acun medyaya hepimizin koskocaman bir teşekkür borcu var. Alkışlar, alkışlar, alkışlar... Bu da bittiğine göre şöyle arkamıza yaslanıp güzel bir ‘hay bin insanlık’ çekebiliriz. Kısa bir reklam arasından sonra gelsin yine Coca Cola ve yeni bir ‘şampiyonluk’ yarışı...

Telefondaki komik rekabet
Madem bugün eğlence toplumunu masaya yatırdık, gelin devam edelim. Konumuz telekomünikasyon şirketlerinin birbirleriyle kıran kırana yürüttükleri rekabet ve reklamlar. Bildiğiniz gibi bu rekabetin başrolünde reklamlar var. Reklamların başrolünde ise hayatımızdaki komik adamlar oynuyor. Herkes birine yatırım yapmış durumda. Ata Demirer Avea’da vampir oldu, Şafak Sezer Vodafone reklamlarında kılıktan kılığa giriyor, Cem Yılmaz Türk Telekom’da işi kendiyle dalga geçmeye kadar getirdi, Şahan Gökbakar tv8’deki şovlarını aratmayacak bölümlerle Turkcell reklamlarında. Özellikle teknoloji ile kafayı bozmuş bir toplumda büyük şirketler arasındaki bu rekabeti son derece olumlu buluyorum. Nitekim kimse kimseye göz açtırmıyor. Her bir firma farklı bir alanda reabetin çıtasını daha yükseğe taşımaya çabalıyor. Peki, ama nedir bu kadar komik olan? Neden sadece eğlenceli bir rekabete tanıklık ediyoruz? Ciddiyet, güvenilirlik, saygınlık şimdilik bu rekabette neden rafa kaldırılmış durumda? Türkiye gibi en güvenilir insan araştırmasında yıllardır Seda Sayan’ın açık ara şampiyon olduğu bir ülkede belki benimkiler fazlasıyla naif sorular... ‘Televizyon’u öldüren eğlence diye tarif eden iletişim akademisyenlerini bir kez daha saygıyla analım. Gülmekten ölebiliriz.

Kara gözlükler 
* ‘Bu ülkede hiç iyi bir şey yok’ ısrarcıları. 

* Acılar üzerine inşa edilen bir vitrine itina ile yerleştirilen kötücüllükler sergicibaşları. 

* Kaybedenler Kulübü’nden medet uman kronik depresif üyeleri. 

* Yaz günlerinin bulutu olmayı ayrıcalık belleyenler. 

* Hiçbir şey bulamadıklarında başparmaklarını bize doğru uzatıp ‘Hepiniz öleceksiniz’ diye bağıranlar... 

* Olumsuzluğu, negatifliği marifet sananlara inat Türkiye’de güzel şeyler de oluyor!