Eskiden hanımlar bir araya toplanır, ‘altın günü’ yaparlardı. Özal’lı yıllarda altın günü yerini ‘dolar günü’ne bırakmıştı. Şu aralar ne günü yapıyorlar bilmiyorum ama biz gazeteciler haftada bir ‘cezaevinden gelen mektupları okuma günü’ yapıyoruz. Türkiye’nin farklı yerlerindeki cezaevlerinden gelen onlarca mektup okuyoruz, üç aşağı beş yukarı hemen hepsinin derdi aynı. Tecritten, idarenin verdiği keyfi disiplin şartlarından, hapishane koşullarından şikâyet ediyorlar. Son aylarda seri tutuklamalar sonrasında bu cezaevi mektuplarına bir de gazeteciler eklendi. Egemen Bağış’ın BBC’de 3 kez katılmakla övündüğü Hard-Talk programında “Tutuklu gazeteciler arasında tecavüzcüler de var” sözü yalnız biz dışarıdaki gazetecileri üzmemiş, cezaevindeki tutuklu gazetecileri perişan etmiş. Hemen hepsi çok kızgınlar (Bu arada Egemen Bağış kendisine her türlü sorunun sorulabildiği Hard-Talk programına 3 kez katılmakla övünüyor. Oysa kendisine onca çağrımıza rağmen 5N 1K’ya henüz bir kez bile katılmaya cesaret edemediğini hatırlatalım). Neyse, nerede kalmıştık, cezaevinden gelen gazeteci mektupları diyordum. Nedim, Ahmet, Coşkun ve Sait’in tahliyesinden sonra cezaevinde 96 kadar tutuklu gazeteci kaldı. Bunların arasında Odatv davasından tanıdığımız ünlü gazetecilerin yanı sıra adını sanını bilmediğimiz, yerel basında, üstelik de Kürtçe yayınlarda çalışan gazeteciler var. Bu gazetecilerin işi çok çok zor. Zira kendilerine destek olacak sıkı bir arkadaş çevreleri yok. Adlarını sanlarını bilen yok, üstelik hemen hepsi KCK gibi sınırlarının nereye uzandığını bilmediğimiz bir dava nedeniyle tutuklular. Anlayacağınız tam saha ‘press’ bir baskının kurbanı onlar. Dertlerini anlatmak için tek yolları mektup yazmak. Mesela 2 aydır tutuklu gazeteci Oktay Candemir’in nasıl bir soruşturma sonrasında tutuklandığını anlattığı satırlar, bizlere gazetecilerin tutuklanma süreçleri ile ilgili bir bilgi veriyor. İsterseniz ilk olarak Oktay Candemir’in sorgusunda yaşananlara kulak verelim:
“Sorguda dikkat çeken hususlardan biri de polislerin ve savcıların basın, yayın ve ifade özgürlüğü konusunda çok az bilgi sahibi olmaları. Özellikle TEM polislerinin bu konudaki durumu tam bir mizah konusudur. Bana ısrarla ‘Haber kaynaklarını söyle’ diye sorular sordular. Hatta biri bana ‘Haber yapmak için kimden talimat alıyorsun?’ diye sordu. Ben de ‘Haber müdüründen alıyorum’ deyince “Haber müdürü sana niye talimat veriyor’ demesi sanırım işin vahametini ortaya koyuyor. İşte bu polisler bizim hakkımızda şu anda delil topluyor. Başbakan da masumiyet karinesini ihlal ederek bizi ‘terörist’ ilan ediyor.”
Bir anarşistin mektubu
Bir diğer cezaevindeki gazeteci İsmail Yıldız ise tutukluluğuna rağmen neşesinden bir şey kaybetmemiş gibi gözüküyor. Kendisi cezaevindeyken vicdani retçiliğini de açıklamış. Kelimenin gerçek anlamıyla bir ‘anarşist’. Durun, heyecanlanmayın hemen, ‘terörist’ değil ‘anarşist’. Zaten o da bunu saklamıyor ve gerçek bir anarşist gibi hem PKK’ya hem de devlete meydan okumaktan çekinmiyor:
“KCK denen iktidarı kurtarma simidi safsatası kapsamında tutuklu bulunan gazetecilerden biriyim. Her ne kadar bizlerin polis öldürmekten, taciz-tecavüzden, silah bulundurmaktan vs. tutuklandığımız sayıklansa da savcılar bizim önümüze delil olarak ancak ve ancak haberlerimizi koyabildi. Zira başka bir şey de bulamayacaklar. Oysa ben örneğin, tam da iki arada bir derede kalanlardanım. PKK’lı değilim. Örneğin bir anarşistim. Ne PKK ne de başka bir örgüt ya da devlet hiyerarşisi, işleyişi varlığını tanırım kendi iradem üzerinde. Ne tuhaf, hatta çıkardığımız Kürtçe-Türkçe anarşist dergi (Qijika Reş-Kara Karga) dolayısıyla, o arada kalma konusunda istihkakımızı yeterince aldık. Otoritelerin biri ‘Kürdistan’a anarşik fikirler getiremeyeceksiniz’ dedi, öteki otorite ise ‘Ülkemizde anarşiye yer olmayacak, topuklarınıza sıkmamız yakındır’ deyip çok önemsediler bizi...
Bizim için onur tabii bu. ‘Başınızı yesin otoriter korkunçluğunuz’ diyerek topuklamayacağımızı göstermeye çalıştık. İşte hal böyleyken şimdi burada hücredeyim. Değerli üstadım, bizi örgüt olmakla suçluyorlar. Oysa birlikte tutuklandığım 34 arkadaşın çoğuyla gözaltı ve adliyede tanıştık. Hiçbiriyle aramızda bir telefon, internet ya da fiziki ağ ya da bağ yok. Nasıl örgüt oluyor acaba tanışmadan, görüşmeden, bir araya gelmeden?”
Biliyorum, ‘anarşist’ denilince kelimenin içeriğini bilmeyen pek çok kişinin tüylerinin diken diken olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Hatta Egemen Bağış o mükemmel ötesi İngilizcesi ile 4. kez katılacağı BBC’nin Hard-Talk programında “Tutuklu gazeteciler arasında tecavüzcüler değil anarşistler var” diye yeni bir U dönüşü de yapabilir. Bu yine de 96 gazetecinin hâlâ tutuklu olduğu gerçeğini değiştirmez. Yerel basında görev yapan, çoğunun adını sanını bilmediğimiz bu insanlar en az diğer gazeteciler kadar gazeteci ve en az onlar kadar tutuklular. Hiç tanışmayacak olsak bile onları iftiralardan korumak, unutmamak ve unutturmamak bizim hem gazetecilik hem de insanlık görevimizdir. Durun isterseniz bunu da hemen genellemeyeyim, benim için en azından durum böyledir...