Savaşacak mıyız?
Zaten savaştayız. Kendi ülkemizde askerlerimiz adını ne koyacağımızı bilemediğimiz bir savaş veriyor. Üstelik komşumuzla birbirimize girmek üzereyiz. O densizler bizim uçağımızı düşürdüler, biz de onların hükümetini düşürmeye çalışıyoruz. Ama bizimki sayılmaz, çünkü biz sırf "biz" olduğumuz için iyiyiz ve iyinin yanındayız. Onlar kötü, "şer ekseni"nin bir üyesi... O nedenle bizim gazabımızdan korksunlar. Ama dostumuz olurlarsa sonsuz şefkatimizden yararlanabilirler. Şöyle bir etrafımıza bakınca pek şefkatimizden yararlanacak dost da yok, ama olsun.
Bütün bunlar son derece asık yüzle ve tehditkâr bir edayla söyleniyor ve yapılıyor. Oysa siyaset ortak yaşama ilişkin karar ve uygulamalardan ibaret. Neden ortak hayatı kavgalı, gürültülü, yumruklu, tehditli bir savaş alanına çeviriyoruz ki? Gözlerimle gördüm: Ateşlenmeyen topun ağzında bir süre sonra çiçek açıyor. En kanlı savaşların yapıldığı kırsal alanlar şimdi piknik sahaları.
Mizahın gücü
Neden hayatın içinde gizli olan mizahı ve şakacılığı keşfedeceğimize kavgayı ve çelişkiyi ortaya çıkarıyoruz? En son bulgum "mizah terapisi..." Yani güldürerek tedavi. Meğer 13. yüzyıldan beri yapılırmış. Gülmek acıyı azaltıyor, insanı rahatlatıyor ve stresini dağıtarak yaşam kalitesini artırıyormuş. Kanseri tedavi ettiği kanıtlanmamış ama dolaşım sistemini düzenlediği, bağışıklık sistemini güçlendirdiği için tıbben çok önemsenen bir yöntem olarak görülüyor.
İyi de hastaneye, hatta ameliyathaneye giren mizah neden bizim siyasete girmiyor? Ne kadar rahatlatıcı ve siyaset dilinin incelmesine vesile olurdu, düşünsenize. Hakaret ve tehdit yerine ince ince alay etmek, zarifçe iğnelemek ve zeka oyunlarıyla rakibi köşeye sıkıştırmak gençlere de zeka, bilgi ve zarafetin bileşiminin kabadayılık veya büyüklük taslamaktan daha üstün nitelikler olduğunu gösterirdi. Rakibini silahıyla değil, aklı ve dili ile alt etmenin zevkini gençlerimize aşıladığımız zaman bu kayıkçı (kardeş mi desem) kavgası da biterdi.
Mizah bana iki yanda içbükey ve dışbükey aynaların sıralandığı, geçerken insanın kendisini komik durumlarda gördüğü bir koridor gibi gelir. Hayatın koridorlarında o kadar gülünesi görüntülerimiz var ki! İnsanın birbirini gülerek tanıması, kavga ederek tanımasından, daha doğrusu tanımamasından daha evla değil mi? İşte size yurdumuz insanından iki mizah örneği:
Trabzonlu'nun katkısı
Mart ayında Trabzon Devlet Tiyatrosu, 'Bir Tenor Aranıyor' isimli oyunu sahnelemeye karar verir. Oyunu duyurmak amacıyla afişler hazırlanır ve kentin çeşitli yerlerine asılır. Bunu bir iş ilanı sanan 12 kişi 'tenor' olarak çalışmak amacıyla tiyatroya başvurur. Yetkililer sorar; 'İyi güzel de, siz tenor ne demek biliyor musunuz?' Trabzonlu hemşehrilerimiz boyunlarını bükerek şu cevabı verirler: 'Hayır, bilmiyoruz ama ne iş olsa yaparız abi!'
Konyalı'nın katkısı
Konya'nın Cihanbeyli ilçesinde çevresinde oldukça zeki bir insan olarak tanınan Konya Ticaret Odası Yönetim Kurulu üyesi Mustafa Kabakçı yazar Alev Alatlı'nın "Türkiye'de akıl iptal edilmiştir" sözünü duyup aklının bir köşesine yazmış. Bir gün dostlarıyla sohbet ederken Aziz Nesin'in de toplumsal zeka konusundaki sözlerini hatırlatıp bir deney yapmayı önermiş.
Alınan karar üzerine üniversite eğitimi almış 20 kişi tespit edilmiş. Memur ağzıyla konuşan biri onlara telefon etmiş. "Burası Telekom Ana Tamir-Bakım Merkezi, biraz sonra hattınızdaki telefonlara yağ basılacak. Etrafın batmaması için tedbir alın, abone olarak sizi uyarıyoruz" demiş.
Bu yirmi kişiden 19'u uyarıyı ciddiye alıp ya telefonu poşete sarmış, ya altına tabak koymuş ya da halıyı toplamış. Bir kişi fakstan daha fazla yağ gelir diye yakındaki baklavacıdan tepsi alıp faks makinesini onun üzerine yerleştirmiş. Duvara yağ sıçrar diye önlem alanlar bile olmuş. Bu öyküyü Okan Müderrisoğlu köşesinde anlatmış. (26.06.2001-Sabah Gazetesi).
Acaba diyorum mizah eksikliği güvensizlikten mi kaynaklanıyor? Öyle ya, çabuk alınan insanların özgüveni pek sağlam değildir. Hayatın içindeki mizahı görmemek zekamızın günlük hayatın hayhuyunda körleşmesinden kaynaklanıyor olabilir mi? Eğer mizahı tekrar içeri almazsak ruhumuz, kendisini hapsettiği loş odalarda karamsarlığa, aklımız da sadece ihtiyaçlarımızı karşılamaya yarayan bir hizmetçiye dönüşecek. Oysa bizim oyuna ihtiyacımız var. Zekamız kadar duygularımızı ve düş gücümüzü (muhayyilemizi) coşturacak ve başkalarıyla paylaşacak oyunlara... Savaşlardan çok daha fazla...