Erciş’teyim. Sokaklarda yürürken nereye bakacağımı şaşırıyorum.
2011 yılında “Bu kadar da olmaz” diyebileceğim bir felaket filminin setinde gibiyim. Etrafımda yüzlerinden umutsuzluğun resmini çekebileceğim yüzlerce insan sokaklarda yürüyor. Bir enkazdan diğer bir enkaza... Dükkânlar kapalı. Bir manav tezgâhın üzerine örtü örtmüş ve gitmiş. Polisler, askerler, kurtarma ekipleri, ambulanslar ve yıkık binalarla büyük bir kaosun tam ortasında Erciş’in terk edilmiş bir hali var! Deprem, binaları sallarken eski yeni ayrımı yapmamış. İnsanı en çok yaralayan yıkılan binalar değil tam tersi yıkılan binaların yanı başında yıkılmadan dimdik duran binalar. “Bu binalar böylesine bir depremi atlatabiliyorsa diğer binalar neden yıkıldı” sorusunun tek bir cevabı var.
Hepimiz biliyoruz o cevabı ama durun henüz sıra bunu tartışma aşamasına gelmedi. Zira binaların altında hâlâ insanlar var. Daha doğrusu bir kısmının altında var. Nitekim o binaların üzerinde kiminde bir, kiminde birden fazla kurtarma ekibi ayrı ayrı çalışıyor.
Kurtarma çalışmasının bittiğini dev bir iş makinesinin hunharca girdiği bir bina ‘toparlamasından’ anlayabiliyorsunuz.
Kimden hesap sorulacak
Kurtarma ekipleri binaların üzerinde, çocuklar, kadınlar, deprem mağdurları binaların altında, hepsinin çaresiz yakınları ise binaların hemen önündeler. Öfkeli ana-babalar bu öfkelerinin hesabını kimden soracaklarını bilememenin sıkışmışlığı ile dişlerini ve yumruklarını aynı anda sıkıp umutla bina yıkıntılarına bakıyorlar. Uzakta bir yerden bir kadın çığlığı duyuluyor. Herkes bunun ne anlama geldiğini biliyor. Enkazdan bir ceset daha çıkartıldı! Bakalım umut ne zaman bitecek ve sıra kendi yakınlarına ne zaman gelecek. Herkeste korku dolu umutlu bir bekleyiş.
5 katlı bir bina kâğıttan bir iskambil kule gibi yıkılmış. Balkonlar üst üste binmiş, sanki bu beton blokların arasında hiç insan yaşamamış gibi. Önünde daha düne kadar bu binada oturan birkaç genç, yıkıntılardan topladıkları odunları yakmışlar, başında oturmuş sessizce ateşe bakıyorlar. Derken kısa bir yer sarsıntısı oluyor. Artçılar devam ederken itfaiyeciler yıkılmayan binaların altındakileri uzaklaştırmaya çalışıyor. Deprem vurdu ama henüz işini bitirmedi.
Erciş’te yürürken 3 doktora rastlıyorum. Deprem olduğu andan itibaren 24 saat aralıksız çalışmışlar. Onlar depreme pazar günü piknik yapmaya gittiklerinde yakalanmışlar. “Ayakta duramadık, bu binaların hepsinin yıkılmaması bile bir mucize” diyorlar.
Kırmızı kıyafetleri, başlarında kaskları ile kurtarma görevlileri süper kahramana benziyorlar. Yorgunlar ama bezgin değiller. Saatlerdir aralıksız çalışmaya devam ediyorlar. Bir enkaza yaklaşıp sessizce kurtarma çalışmasını izlerken yanımda ihtiyar bir adam sessizce “Akut görevlileri işlerinin ehli, kabasını Azeriler incesini AKUTçular yapıyor” diyor. Aksanını anlamadığım askerlerin Azerbaycan’dan gelen kurtarma ekibi olduğunu anlıyorum. Nitekim bir kepçe operatörü de Azeri ekibin verdiği talimatları anlamıyor. Kepçeden inip eliyle tarif ettiği enkaz yerine yakından göz atıp, kepçesinin başına geçiyor. Etrafta gazeteciler her an kendilerine patlamaya hazır gergin kalabalığın arasında sessizce, üzgün, kırık ve aynı filmi bir kez daha görmenin bıkkınlığı ile dolaşıyorlar. Gölcük ya da Erciş, Türkiye’nin bir ucundan diğer ucuna, aradan geçen 12 yıla rağmen felaket sınavında hiçbir şey değişmemişe benziyor.
Köylerde çadır muamması
Erciş’e gelmeden önce köylere ulaşmaya karar veriyorum. İlk durak Van’dan 30 km uzaktaki Alaköy. Kerpiçten bir mezarlık karşılıyor beni... 1600 kişinin yaşadığı köyde sadece 3 bina ayakta kalmış. Caminin minaresi yıkılmış. Etrafta çocuklar şaşkınlıkla koşturuyor, büyükler öfkeli. 24 saat geçmiş olmasına rağmen hiçbir yardımın böylesine merkezi bir köye gelmemesine isyan ediyorlar. 60 yaşlarında sakalları uzamış bir köylü “10 canımız öldü, kardeşimi kerpiç yıkıntının altından ellerimle çıkarttım. 3 çocuk yaşıyordu, kerpiçten çıktıktan sonra öldüler. Devlet 10 çadır getirdi, o kadar” derken biraz da bana kızıyor. O bunları anlatıp ağlarken ben ağlamamaya çabalıyorum. Köyün içinde dolaşıyorum, çocuklar bir oyun oynar gibi kerpiç evlerinden nasıl kurtulduklarının hikâyelerini anlatıyorlar. Oradan çıkıp Mollakasım Köyü’ne giderken radyoda Beşir Atalay’ın basın toplantısı canlı yayımlanıyor. Atalay bütün köylere çadır ulaştırıldığını hatta bazı köylerde fazla çadır olduğunu, “Canları sağ olsun” tonlamasıyla anlatıyor. Mollakasım Köyü’nde 30 hane tamamen yıkılmış. Yaşlı bir amca kolumdan tutuyor “Çadır yok, yiyecek yok, su yok” diyor. Bir başka amca yol kenarındaki kerpiç yıkıntıdan yiyecek çıkartmaya çalışıyor. Tozun toprağın içinde iki Hollandalı turist girmiş yardım etmeye çalışıyor. Toz toprak içindeki Hollandalı İngilizce “Bu yaşlı adamın ne dediğini anlamıyoruz ama yardıma ihtiyacı olduğu belliydi, biz de eşyalarını çıkartmasına yardım ediyoruz” diyor. Ağartı Köyü’ne gittiğimde yeşillikler içindeki köyün neredeyse bütün evlerinin yıkıldığını görüyorum. Adını bilmediğim bir köylü kadın hüzünle hayatını kurduğu kerpiç evin yıkıntısına bakıyor. Dönüş yolunda Hüseyin Çelik ve Erdoğan Bayraktar’ın büyük bir konvoyla Alaköy’üne gelmiş olduğunu görüyorum. Köylüler sitemlerini iletiyorlar. Bakanlar her şeyin daha iyi olacağına dair söz veriyorlar. Çadırların geleceğini söylüyorlar. Köylüler mecburen inanıyorlar!