Her şey gibi sekülerleşme ile demokratikleşme de birer elit girişimi ve projesi olarak devreye girdi ülkemizde.

O nedenle sosyolojik süreçler olarak değil siyasi tasarruflar olarak gelişti ikisi de. Kimi zaman askıya alındılar, kimi zaman millileştiler, kimi zaman dinileştiler ama hep resmi boyutta yürütüldüler.

Ne zaman ki yönetici elitler toplumla ilintilerini, yönetim hatta baskı araçlarının çoğunu yitirdiler artık yönetemeyecek hale geldiler.

Karmaşık, işbölümü gelişen, sisteme direnen kesimlerin çoğaldığı bir toplumu yönetmek imkânsızlaştı. Ellerindeki zor öğesinin meşruiyetini de darbelerle tükettiler.

Toplum kendi kaderine sahip çıkmaya başladı. Bundan sonra seçimle gelseler "büyük ağabey" (vasi) gibi davranan kadroları toplumun bir süre sonra hizaya sokacağından emin olalım.

İnanın bu bir zaman meselesidir. Yeter ki demokratik süreç kesintiye uğramasın. Bu eğilimin işaretleri çok açık.

Bir zamanlar kendisini modern-seküler-Batılı-devletçi olarak niteleyen elitlere karşı yerel-geleneksel-toplumsal-sivil-dindar olarak niteleyerek direnen kesimler, 'merkezin' siyasi ve iktisadi araçlarını ellerine geçirince kültürel değerlerini kamu alanına taşıdılar.

Kültürel kimliklerini ifade ettikleri kavram "Müslümanlık"tı. Kendilerini Müslüman olarak tanımlıyorlardı.

Merkeze yaklaştılar

Bu kimlik tanımı altında komünizmle kavga ettiler.

Din milletler ötesi olmasına rağmen milliyetçi bir duruş sergilediler. Kürtler'i sevmediler. Başkalarının hak mücadelesine katılmadılar, kendi mağduriyetleri üzerinden bir haklılık savunması yaptılar.

Örneğin Aleviler'in haklarını savunmadılar. Özgürlükleri bir bütün olarak görmek yerine dinsel özgürlüğe vurgu yaptılar.

Ekonomide küçük müteşebbisi ezeceği gerekçesiyle faizi reddettiler ama işçi haklarını savunmadılar; sendikasızlaştırmaya, taşeronlaştırmaya karşı çıkmadılar.

Ama bu çok uzun sürmedi. Siyasal ve ekonomik merkeze yaklaştıkça yeni kazanımlarının adil olmayan çarpık ve eşitsiz bir düzende sürekli olamayacağını gördüler.

Önce Kürtler'in haklarını savunma konusunda seslerini yükselttiler ve bir öz eleştiri yaptılar. Sonra Aleviler'in hakları konusunda (daha sonlanmayan) tartışma başlattılar.

Şimdi bir genç Müslümanlar kesimi kapitalizmin eşitsiz ve sömürücü karakterine karşı sosyalizmi savunuyor ve bunu inançlarından türettikleri bir vicdan hareketi olarak yapıyor.

En son çıkışları da "muhafazakâr sanat" konusundaki dayatmacı tavra gösterdikleri inanılmaz sağduyu ve analiz derinliği. Geçen yazımda Hilmi Yavuz'dan örnekler sunmuştum.

Bu yazıda da Dücane Cündioğlu'na atıf yapacağım. (http://ducanecundioglusimurggrubu.blogspot.com/2012/05/zer-ile-zor-arasinda-i.html#!/2012/05/zer-ile-zor-arasinda-i.html):

"Sanatın varlık nedeni tahayyüldür. Çünkü insan hayal edebildiği için sanat var... akledebildiği için değil... Çünkü aklın da sınırları var.

Bilimin de. Oysa tahayyülün sınırları yok. İster istemez sanatın da... Sınırlarının olmaması elbette sorumsuzluğundan, keyfiliğinden, naifliğinden değil, bilakis ciddiyetinden, adanmışlığından, göklere doğru düşünmek suretiyle değil hissetmek suretiyle kanatlanmasından. Hep uçmak, gönlünce havalanmak ister muhayyile. Yaklaşabileceği bütün sınırları aşmak ve daha yukarıya, daha yukarıya yükselmek ister.


Muhafazakâr sanat olmaz bu yüzden! Başka bir nedenden dolayı değil, sanatın özü gereği olmaz... Sanatın değil sadece, sanatçının da muhafazakârı olmaz! Çünkü tahayyülün, korunması zorunlu sınırları olmaz!

* * *

Tahayyül... Sanatın en temel ilkesi. Bireysel özgürlüğün teminatı. İnsan olmanın sınırlarını genişleten yegane güç... Yasa, Düzen, Dizge, Ahlak... Bu kurumların, özleri gereği belirsizliğe tahammülleri yoktur.

Belirsizliğe, yani tahayyüle. Hayalin alıp başını gitmesine... Sırf bu gerekçeyle, düşünce gücü kadar düşleme gücü de denetim altına alınmak istenir. Vasata uygun olup olmadığı sürekli göz önünde tutulmaya çalışılır.


Sanatın en başından itibaren yasayla, düzenle, genel ahlakla, hatta toplumla başının belada olmasının en temel nedeni bu serazadlığıdır... Tahayyül dizginlenemez. Sınırlanamaz. Muhafaza edilemez... Muhafazakar sanat, var olan değil, var olması istenen (emrolunan) bir sanat tarzının adıdır."

Keşke eski elitler de sanatı ve sanatçı özgürlüğünü böyle savunabilselerdi. İktidarı da yitirmezlerdi.