Sokakta vatandaşın en önemli gündem maddesi milletvekillerinin kendi emekli maaşlarına yaptıkları astronomik zam. Böylesine bir zammın geceyarısı hastaların ilacından katkı parası alınması için çıkartılan bir kanunun kuyruğuna takılıp itirazsız geçirilmesi milletvekillerinin güvenini ve Türk insanının kafasındaki itibarını son yıllarda hiç olmadığı kadar sarstı. Oysa asıl facia, bu maaş zammını sorgulayanlara karşı zammı savunan milletvekillerinin verdikleri cevaplarda gizli. Milletvekilleri farkında olmadan Türkiye’de yozlaşan, demode ve Şark kurnazı bir siyaset anlayışını da ele veriyorlar.
Anladığımız kadarıyla birçoğu seçmenlerine yıl boyu yemek ısmarlıyor, düğünlere gittiklerinde takı takmak zorunda kalıyorlar. Aralarında seçmenlerini otelde ağırlamak zorunda hissedenlerin bile olduğunu anlıyoruz. Peki bu mudur yani milletvekilinden istenen? Dünyanın neresinde bir milletvekili seçmenine yemek ısmarlamak zorunda kalıyor? Ya da ‘seçildiği bölgenin seçmenine torpille iş bulmak’ diye bir tanımlama hangi kanunda yazıyor? Tam tersi olması gerekmiyor mu? Medeni ülkelerde seçmenler bırakın bu tür istekleri, milletvekillerinin seçim kampanyalarını bizzat kendileri finanse ediyorlar. Milletvekilinden bekledikleri de kendi dertlerini, sorunlarını yasalaştırmaları. Ama siz eğer asıl görevinizi unutursanız, ihmal ederseniz seçmene yaranmak için kala kala yemek ısmarlamak, takı takmak kalıyor. Asıl utanılacak şey işte bu zihniyet. Torpilci zihniyet işe kendinden başlayınca hâlâ şaşırıyoruz ya ben de ona hâlâ şaşırıyorum!
Dava mankeni ve gazeteci arkadaşları
Odatv davası tam 300 günlük bir tutukluluk sürecinin ardından dün nihayet başladı. Davanın sadece kimlik tespiti bile bu davanın nasıl geçeceğinin seyrini gösteriyor. Mesela Yalçın Küçük mesleğini soran hâkime cevap verirken gazilikten girmiş, öğretim üyeliğinden çıkmış ve kendini ‘dava mankeni’ olarak tanımlamış. Literatüre girebilecek müthiş bir tanımlama; artık güler misin, ağlar mısın! Bu davada yargılanan gazetecilere açılan davaların içeriği bir yana sadece şu 300 gün tutuklama süreci bile dünyaya rezil olmamıza yetti. Bu 300 gün içinde pek çok şey yaşandı. Savcılar iddianamelerinde gazetecileri neden suçladıklarını anlattılar. Avukatlar kamuoyu önünde müvekkillerini savundular. İddianame eklerinde konuyla ilgili olmasa da pek çok telefon ‘tape’si yayımlandı. Bu telefon ‘tape’leri arasında savcıların iddiaları kadar gazetecilerin diğer gazeteciler hakkındaki görüşleri, arkadaşların eski arkadaşlar hakkında yaptıkları dedikoduları da öğrendik. Kimimiz kızdı, kimimiz üzüldü! Bu yargılama neticesinde şimdilik 3-4 kitap basılıp yayımlandı bile. Muhtemelen bu sürecin içeriden nasıl göründüğüne dair pek çok kitap da önümüzdeki günlerde yayımlanmaya devam edecek. Sonuçta dünya bu davayı konuşuyor. Bu dava Avrupa diplomasi kulislerinde Türkiye’nin Kürt sorununun hatta Ermeni soykırım iddialarının bile önüne geçti. İster bu davayı destekleyen isterse bu davaya muhalif olan gazeteciler tek bir konuda birleştiler. Hepsi gazetecilerin tutuksuz yargılanması gerektiğini vurguluyorlar. Bu saatten sonra kimsenin mahkemeye “Yargılamayın” diyecek hali yok ama bari gazetecileri tutuksuz yargılayın. Yılbaşı arefesinde bu gazetecileri tahliye etmek yalnızca tutuklu gazetecilere ve yakınlarına değil hâlâ vicdanı olan yüzlerce gazeteciye de verilebilecek en büyük hediyedir.
İran’a barış elçisi transfer
Bunca dava, koşuşturma içinde yeşil sahalarda gözden kaçırmamamız gereken bir transfer yaşandı. Mustafa Denizli, İran’ın Persopolis takımı ile yeniden anlaştı ve İran’a yeniden gitti. Denizli’yi yakından tanıyanlar İran’a olan sevgisini de iyi bilirler. Dost sohbetlerinde anlattığı İran günlerine dair anılar birer efsaneye dönüşmüştü. Yıllar önce bile dost meclislerinde şakayla karışık “Türkiye çok bozuldu bu gidişle tekrar İran’a gideceğim” gibi espriler yapıyordu. Nihayet gitti! Denizli’nin İran’a bu transferi birkaç açıdan önemli. Bizde her şeyde olduğu gibi futbolcuların dünyası da sadece Batı’ya transferi başarı kriteri olarak görüyor. Oysa bazen tek bir spor adamı tüm bu algıyı altüst edebiliyor. Bakın Beckham ABD gibi futbolun olmadığı bir ülkeye transfer olduğunda pek çok kişi kariyerinin bittiğini düşünüyordu. Oysa o (ve style ikonuna dönüşen eşi) sadece futbol oynamakla kalmadı futbolu tüm ABD’ye de tanıttı ve sevdirdi. Karşılığında da sadece yeşil sahaların değil dünyanın starı oldu.
Mustafa Denizli’nin de İran futboluna katkıları olacaktır kuşkusuz ama barışa katkısı daha büyük diye düşünüyorum. Tam da Batı dünyası İran’ı tu-kaka ilan etmiş, savaş tamtamları çalarken bir spor adamı kalkıp pılını pırtısını toplayıp İran’da bir takımı çalıştırmaya gidebiliyor. Bilmem bundan daha iyi ve daha net bir ‘barış’ mesajı olabilir mi?
Benim gibi futbola ilgisiz bir insanın bile ilgisini çekecek büyük bir transfer. Mustafa Denizli’nin yeşil sahalarda başarıları kadar anlatacağı hikâyeleri de merakla bekliyorum. Hatta itiraf edeyim daha çok o hikâyeleri merak ediyorum.