Tolstoy gelmiş geçmiş en büyük yazarlardan biri. Anna Karenina ise hem Tolstoy’un hem de dünya edebiyatının en değerli eserlerinden birisi. “Anna Karenina benim okuduğum en mükemmel, en kusursuz, en derin ve en zengin roman” diyor Orhan Pamuk.
Kadın kahramanlara ne hayatta ne de edebiyatta erkekler kadar kıymet verilmediği düşünülünce, Anna Karenina gibi karmaşık, çok boyutlu ve yerleşik ahlak kurallarının dışına çıkabilen bir kadın karakterin dünyada bunca iz bırakması insanı sevindiriyor.
Anna Karenina’nın etkisi bugün bile hissediliyor; çağdaş yazarlar ve sinemacılar ondan ilham almaya devam ediyor. Geçen yaz yayınlanan ve epey heyecan yaratan Amerikalı yazar Jonathan Franzen’ın Freedom (Özgürlük) adlı romanı bunlardan bir tanesi.
George W. Bush dönemi Amerikasında yaşayan orta sınıfın hayatını anlatan bu kitabın merkezinde Anna Karenina’yı andıran bir karakter var: Patty Berglund. Patty hayatının bir döneminde sürekli Tolstoy’un Savaş ve Barış’ını okuyor, kitabı elinden neredeyse hiç düşürmüyor. Patty, aynı zamanda, kendisinden iki asır önce yaşamış Anna Karenina gibi evliliğinde mutsuz ve evliyken başka bir erkekle beraber oluyor. Yani, hem Anna Karenina hem de Patty Berglund “kocalarını aldatan kadınlar”.
Ne var ki, biz okurlar bu romanları okurken ne Anna’yı ne de Patty’yi ahlaki olarak yargılıyoruz. Tam tersine, romanların içine girdikçe dünyayı bu kadınların gözlerinden görmeye başlıyoruz. Onlar gündelik hayatın rutin sorunlarıyla boğuşurken veya kişisel hayatlarında ikilemler yaşarken, biz okurlar onların adeta dert ortağı oluyoruz. Bu iki kadına sevecenlikle yaklaşıyor, onları gittikçe daha çok benimsiyoruz.
BİZE BENZEMEYEN İNSANLARIN GÖZÜNDEN DÜNYAYI GÖREBİLMEK
Kendi dünyamızdan dışarı adım atıp bize benzemeyen insanların gözünden dünyayı görebilmek edebiyatın, bilhassa roman sanatının okurlara kazandırdığı eşsiz bir kabiliyet. “Edebi duyarlılık” adını verebileceğimiz bu kabiliyet sayesinde düşünce olarak addettiğimiz pek çok şeyin esasında basmakalıp önyargılar veya klişelerden ibaret olduğunu idrak edebiliyoruz.
Anna Karenina veyahut Özgürlük gibi romanları okuyup hayatı Patty Berglund veya Anna Karenina’nın gözlerinden görmeye başlayınca “aldatan kadın” klişesinin dışına çıkıyor ve kadınlar hakkındaki baskıcı ahlak normlarından kurtulabiliyoruz.
Roman sanatının yarattığı bu tesirin oldukça politik bir tarafı var. Orhan Pamuk geçtiğimiz haftalarda yayınlanan The Naive and the Sentimental Novelist (Naif ve Duygusal Romancı) adını taşıyan, roman sanatı hakkındaki fikirlerini anlattığı çalışmasında “edebi duyarlılığın” politik etkisinden bahsediyor. Roman sanatını politik kılan şey yazarın roman içinde kendi siyasi görüşlerini açıklaması değildir. Roman; sınıf, kültür ve cinsiyet bakımından bizden farklı olan insanların gözüyle hayatı görmemize imkan verdiği için politiktir, diyor Pamuk. Elif Şafak da geçen yaz TED (Teknoloji Eğlence ve Tasarım) Derneği’nde romancılık üzerine konuştuğunda benzer şeyler söylemişti. Romanların zihnimizdeki klişeleri sarsabileceğini ve roman sayesinde kendi küçük evlerimizin ve sınırlı düşün evrenimizin ötesine geçebildiğimizi anlatmıştı.
Şubat ayının ilk günlerinde yaşamını yitiren Defne Joy Foster hakkında medyada yer alan yorum ve yazılar “aldatan kadın” klişesini yeniden hortlattı. Medyadaki “erkekler kulübü” kadın düşmanlığını körükleyen galiz yazılar kaleme aldılar. Hınçla ve öfkeyle yazılan bu yazıları okudukça “bu cüret nerden geliyor?” diye sorup durduk.
Cevabı biliyoruz: kadın düşmanlığının kol gezdiği bir ülkede yaşıyoruz. Kadınları ezip geçen ve hayatın pek çok alanında karşımıza çıkan bu zihniyetle mücadele etmek için yeni bir zihniyet yaratmak gerektiğini de biliyoruz. Edebiyat her derde deva değil ama kadınları melek ve şeytan, yollu ve namuslu, evli barklı ve sokak kadını diye ayıran zihniyetin karşısına dikildiğimizde ve kadın dostu yeni bir zihniyetin serpilip boy vermesi için uğraş verdiğimiz zamanlarda roman sanatının yeşerttiği “edebi duyarlılık” bize iyi bir yol arkadaşı olabilir.
- - - - - - -