*Deniz Berdan’ın don sutyen fotoğrafı ile uyanmak diye bir şey de varmış. Dün bir kahvaltı masasının etrafında kadınlı erkekli birçok grubun sanırım ana gündem maddesi sosyetemizin bu becerikli mensubunun Hürriyet’e basılan don sutyen fotoğraflarını konuşmaktı. Kimi cesaretini takdir etti, kimi photoshop’un neler yapabileceğini göstermesi adına iyi bir örnek olduğunu söyledi. Aralarında ağzı açık bakan da vardı, bundan sonraki aşamayı merak eden de. Sahi acaba Deniz Berdan’ın o ‘cesur’ fotoğrafları çektirirken amacı neydi acaba? Ne olursa olsun kendisinden konuşturmaksa başardı diyebiliriz. 

*Madem sosyeteden girdik sosyetemizin genç ve alımlı kızlarından Melisa Eliyeşil’in bitmek bilmeyen düğününden de bahsedelim. Nişan, ön düğün, kına gecesi, nişan, ön düğün, kına gecesi yıllardır bitmek bilmiyordu. Son aşama Almanya’da sosyetemizin erken dönem october fest kıyafetleri ile şenlendirdiği düğün oldu. Bu öyle bir düğündü ki hafta boyu haber ve fotoğrafları okumaya doyamadık. Tek pare top atışının ‘bile’ eksik olmadığı final düğünde sosyete ile Alman soyluları da bir araya geldiler. Elbette magazin gazetecilerini yanlarında Almanya’ya götürmeyi ihmal etmemişlerdi. Onlar erdi muradına biz baktık magazin fotoğraflarına! 

*Bodrum’da yine bir rüşvet operasyonu yapıldı. Aralarında Bodrum’un Belediye Başkanı Mehmet Kocadon’un da olduğu 8 kişi tutuklandı. Tutuklananların pek çoğu belediye çalışanlarından oluşuyor. Bu tür operasyonlarda nedense rüşvet verenleri hiç göremiyoruz. Düşünsenize birileri geliyor sıradan bir beldedeki belediye çalışanının önüne yüz binlerce doları işlerini ‘halletmesi’ için koyuyor. Olan, yoldan çıkarana değil yoldan çıkana oluyor. Bundan bir süre önce böyle bir değişim hikâyesini yakından gözlemiştim. Bodrum’un bir beldesinde yıllarca zabıta olarak çalışan bir isim belediye başkanı seçilmişti. Başkanın önce kıyafetleri değişti. Sonra makam arabası, ardından puro içmeye başladı. Görevden alınmadan önce İstanbul’da yeni arkadaşları ile Papermoon’da takılıyordu. Sonrası malum. 

*Hafta sonu Fethiye’de Osmanın Yeri adında bir lokantaya gittik. Denizin ortasında ancak tekne ile ulaşılması mümkün bir koydaki mütevazı bir restorandan bahsediyorum. Fena olmayan bir yemek ve korkunç bir hesap! Dünyanın en pahalı kerevitleri anladığım kadarı ile Fethiye Körfezi’nde yetişiyor. Altından daha pahalı. Ege’de herhangi bir Yunan adasında aynı yemeği yediğinizde ödeyeceğiniz hesabın 10 katını alan bir restorancılık anlayışında kısa dönem büyük kârlar edilse de uzun dönem batmaya mahkûm. Bu kafayla Türk tekneleri neden Yunanistan’ı tercih ediyor, daha çok düşünürsünüz. 

*Nazlı Ilıcak’ın programda spermden babasına mektubu okuyup ağladığı anları sonradan internette izledim. Nazlı Ilıcak’ın okuduğu metni kim yazmış bilmiyorum ama Ilıcak’ın ağladığı anlar karşısında şaşırmak ve etkilenmemek elde değil. Bu samimiyeti ile kürtaj tartışmalarına bambaşka bir boyut kattı. Ilıcak’ı izlerken oğlu Mehmet Ali ve sevgili eşi Meyra aklıma geldi. Biliyorsunuz Nazlı Ilıcak çok yakında babaanne olacak. Bu duygusallığı sanırım biraz da içinde olduğu bu atmosferden kaynaklanıyor. Samimiyeti ise tartışılmaz. 

*Siyasi tartışmaların hararetinden hayatı kaçırıyoruz. Belki bu yüzden Hasan Cemal Kaptan’ın Milliyet’teki denizcilik yazı dizisi son zamanlarda okumaktan zevk aldığım nadir haberlerden biri oldu. Denizcilik bizde hep ‘zengin işi’ olarak değerlendirildiği için pek çok kişi uzak duruyor, çekiniyor, korkuyor. Hasan Cemal’in yaşadıklarının benzerini bundan 3 yıl önce ilk amatör kaptanlık ehliyetimi aldığımda ben de yaşamıştım. Ankaralı bir kaptandım ve denizin dilini çözmeye çalışıyordum. Bir yandan da Sadun Bora’nın kitaplarını okumaya başlamıştım. Hasan Cemal umarım bu yazı dizisini genişletir ve kitap haline getirir. Ne yazık ki denizcilik üzerine yazılı kitapların sayısı yok denecek kadar az. Bizim gibi acemi kaptanlar için dönüp dolaşıp Sadun Bora’yı okumaktan başka çare kalmıyor. Ellerine sağlık sevgili Hasan Kaptan. 

*Güngör Uras ile SoruYorum programında dün gece güzel bir sohbet gerçekleştirdik. Güngör Uras’ın “Döviz fabrikamız yok” serzenişini bilmem hükümet kanadından duyan olmuş mudur? Programı kaçıranlar için Ali Rıza Kardüz mahlası ile yazdığı yemek yazılarından yola çıkarak verdiği bir tüyoyu sizlerle paylaşmak istiyorum. Güngör Bey bir lokantaya gittiğinde önce tuvaletine bakıyormuş. Tuvalet temizse yemeklerin temizliğinden şüphelenmiyormuş. İyi taktik, denemekte fayda var. 

*Başbakan Erdoğan’ın cuma namazı çıkışı kendisine ‘selamün aleyküm’ diyen bir turiste dönüp ‘I love you’ demesi bize müzik tarihimizin tozlu raflarındaki bir şarkıyı hatırlattı. Ümit Besen’in uluslararası arenada şansını denediği İngilizce bilmese de İngilizce ve Türkçe seslendirdiği ‘I love you I love you’ yapıtını bilmem hatırlayanınız var mı? Yeniden izlediğimde, biz mi Ümit Besen ile kafa buluyoruz o mu bizimle dalgasını geçiyor tereddüde düştüm. Ancak şarkının sözleri Türk İngilizcesi diye bir şey varsa işte ona mükemmel bir örnek!