Sahi bir romanı neden alıp okuyoruz? Yazarından dolayı mı, yoksa içeriğinden ötürü mü?
Elif Şafak yeni bir roman yazmış. Romanın adı İskender. Kapağında Elif Şafak’ın İskender kılığında çektirdiği bir fotoğrafı var. Birkaç gündür bu fotoğrafı ve anlamını aramızda tartışıp duruyoruz. Bugüne kadar Elif Şafak’ın da başını çektiği, Orhan Pamuk gibi pek çok popüler romancıya, basına verdikleri röportajların çokluğu nedeniyle ağır eleştiriler getirilmişti. Elif Şafak bu eleştirilere aldırmadığı gibi çıtayı bambaşka bir yere taşımış durumda. Konuyu tartıştığımız grubumuz ikiye bölündü. Bir kısmımız, bir yazarın edebiyat eserinin kapağına kendi fotoğrafını basmasına itiraz ediyor. Romanı kendi bağlamından kopartıp tamamen bir yazar promosyonuna döndürdüğünü düşünüyor. Diğer bir kısmımız ise yazarların zaten verdikleri röportajlarla bunu yaptıklarını, Elif Şafak’ın ise belki de kendine getirilen bütün eleştirilere böylesine bir meydan okumayla aldırmadığını gösterdiğinden dem vuruyor.
Sahi bir romanı neden alıp okuyoruz?
Yazarından dolayı mı, yoksa içeriğinden ötürü mü?
Yazarlar isteseler de istemeseler de aslında birer markaya dönüşmüş durumdalar. Orhan Pamuk yeni kitabını çıkarttığında aslında daha önceki kitaplarındaki başarı hikâyesi ile size benzer bir başarıyı da vaat ediyor. Yeni kitabının da en az diğerleri kadar iyi olacağını sadece adını kitabın üzerine yazarak söylüyor. İhsan Oktay Anar ya da Elif Şafak’ta da durum farklı değil.
Peki ama isim varken neden fotoğraf?
Asıl ilginci, Elif Şafak’ın, yazdığı kitabın kahramanı rolüne bürünüp poz vermiş olması. Mesele yazarın
erkek kılığına girmiş olması da değil, kitabındaki kurmaca kahramanı, ete kemiğe bürünerek (hatta kendinin bir sureti olarak) karşımıza koyması. Kurmaca kitaplarda bütün betimlemelerde, tasvirlerde, tanımlamalarda yazarlar bize kahramanlar ve mekânlar sunar. Yazının sinemadan farkı, bizim kafamızda yazarın verdiği bu ipuçlarını canlandırmamız ve yazarın var ettiği evreni tekrar inşa etmemizdir. Bu sayede bir kurmaca kitabın her okuyan kişideki çağrışımı farklıdır. Edebiyat biraz da yazar ile okur arasındaki bu kişisel köprüden geçer. Bu yüzden pek çok kurmaca roman kapağında gerçek kişiler değil metaforlar kullanılır. Oysa Elif Şafak şimdi okurlarına yeni bir yol haritası çiziyor.
“Benim kitabımın kahramanı İskender işte böyle bir şeye benziyor” diyor.
Belki de biz abartıyoruz ve Elif Şafak’ın tam da yapmak istediğini yapıyoruz. Baksanıza kitabı daha elimize almadan İskender’i konuşup tartışmaya başladık bile... İskender kitabı için şimdiden 165.000 sipariş verilmiş.
Peki bu bir başarı mıdır, isterseniz onu da bir sonraki yazıda tartışalım.
Bana lagosun tarifini yapabilir misin Abidin?
Balıkçı lokantasındaki garson tüm nezaketi ile mönüdeki yerini parmağıyla gösterip “Size bir lagos yaptırayım, tam mevsimi” dedi. O an aklıma lagos balığının neye benzediği geldi. Gözümde canlandırmaya çalıştım ama nafile. Sanırım hayatımda hiç canlı bir lagos balığı görmemiştim. Belki balıkçı tezgâhlarında bir-iki defa göz göze gelmiş olabiliriz ama en azından ben lagosun nasıl bir şeye benzediğini bilmiyordum. Benzer bir durum et lokantalarında da oluyor. Garson tüm kibarlığı ile “Ben size bir bonfile yaptırayım” dediğinde bonfilenin hayvanın neresindeki etten çıktığını gözümde canlandırmaya çalışıyorum.
Kabul edelim ki etoburluk kolay bir şey değil.
Bir süre önce müdavimi olduğum kafedeki dilli sandvicin hayvanın dilinden kesilen et ile yapıldığını fark ettiğimde sadece dilli sandvici değil tüm etobur hayatımı bitirmek üzereydim... Peki ya siz mesela bir balıkçı restoranında otururken mönüye bakıp sipariş verdiğiniz balığın neye benzediğini biliyor musunuz? Ya da bir et lokantasında yediğiniz şiş kebabın hayvanın neresinden kesilip önünüze servis edildiği konusunda bir fikriniz var mı?
Tüketim toplumu, bizi yediklerimizin içeriği konusunda çok farklı algılarla donatıyor. Mesela bir hamburgerin reklamına baktığınızda bir hayvan resminden çok, yediğiniz ile mutlu olacağınız bir tüketim objesi görüyorsunuz. Kimi tavuk reklamlarında ‘beni ye’ diye size göz kırpan şirin tavuğu ya da bizim geleneksel kasap vitrinlerinde yer alan zavallı şirin kuzu oyuncaklarını bir kenara koyarsanız tükettiğimiz pek çok yemek kendi anlamından kopmuş bir hamburger ya da bir porsiyon yemek olarak masamızda kendine yer buluyor. Masanın başında, hayatımda şeklini şemalini bilmediğim lagosun kızarmasını beklerken aklıma Facebook’un kurucularından Zuckerberg’in geçen günlerde bu duruma itiraz eden bir demeci geldi. Zuckerberg, “Birçok insan domuz eti yemeyi sevdiğini söylüyor, ancak yedikleri domuzun bir zamanlar yaşadığı gerçeğini göz ardı ediyorlar. Bu bana tamamen sorumsuz bir davranış olarak geliyor. İnsanların ne yedikleri benim için önemli değil ancak insanlar yedikleri yemeği göz ardı etmektense onun sorumluluğunu bizzat kendileri almalı ve ona şükretmeli” diyordu.
Peki, sizce haksız mı?
Bir balık restoranında ya da et lokantasında çatalınızı tabaktaki porsiyona bu düşüncelerle atsanız sizce bir şey değişir mi?
Dedim ya, etoburluk zor zenaat!