Bir istihbarat teşkilatı düşünün ki cinayet işleyecek bir grubun içine muhbir soksun. Üstelik bir de değil iki tane. Yıllarca bu muhbirleri maaşa bağlasın. Bu sırada ardı ardına cinayetler işlendiğini izlesin dursun. Zaman zaman gözaltına alınan muhbirler istihbarat teşkilatı tarafından kollansın. Mesela muhbir bir cinayette yerel polis tarafından kuşkulanılıp gözaltına mı alındı, bir telefon ve uyduruk bir ifade ile serbest bıraktırılsın. Ardından cinayet işlenene kadar muhbir ile ilişki kesilmesin.
Derken yine bir cinayet sonrasında muhbir bu sefer basın tarafından deşifre edilince istihbarat teşkilatından emekliliğe ayrılsın. Olayların yıllar içinde üstü örtülürken beklenmedik bir intihar ve meraklı birkaç gazeteci ilmik söküğü gibi tüm olayları ardı ardına günışığına çıkartsın.
Durun, hemen heyecanlanmayın; olaylar Türkiye’de geçmiyor. Bahsettiğim Hrant Dink cinayeti değil. Ogün Samast ya da Yasin Hayal veya Erhan Tuncel ‘abi’sinden de bahsetmiyorum. Konu Almanya’daki dönerci cinayetleri. Eminim sizin de bu hikâyeyi ilk duyduğunuzda aklınıza benim gibi Hrant Dink cinayeti üşüşmüştür. Öldürülen kişi sayısını hesaba katmazsak neredeyse farklı zaman dilimlerinde farklı ülkelerde birebir aynı çalışma yöntemleri ile göz göre göre işlenen cinayetlere tanıklık edilmiş. Muhbirler ile istihbarat teşkilatlarının kankalığı gözyaşartıcı. Her ikisinde de cinayetlere göz yumulmuş. Her ikisinde de olayları basın ortaya çıkartana kadar susulmuş. Her iki olayda da marjinal milliyetçi duygular kullanılmış. Daha devam edeyim mi?
Almanya’da araya zaman girdiği için muhbirlerin istihbarat teşkilatlarından aldıkları paralarla işi parti kurmaya kadar getirdiklerini görüyoruz. Belki de arada tek fark bu. Daha doğrusu bizim görebildiğimiz tek fark bu.
Zira Hrant Dink davasının bu şekilde kapatılmasına itiraz edenlerin açıklamalarına baktığınızda belki de bizim muhbirlerin arkasında çoktan bir başka güç vardı ama artık bunu anlamamız mümkün olmayacak.
Dün Almanya’da gözaltına alınanlardan biri elleri arkadan kelepçeli emniyete sokulurken elinde bir kitap tutuyordu. Radikal yazıişlerinin yuvarlak masasında otururken merak ettik ve fotoğrafa zoom-in yapıp dikkatlice baktık. ‘Şüpheli’nin elindeki Stephen King’in bir kitabıydı.
Kabul edelim, bu kadar fantastik bir paralelliği Stephen King bile düşünemezdi.
Enkaz kaldırmada çok başarılıyız!
Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın başlıktaki sözlerini görünce bir aya yaklaşan bir süreç sonrasında Van-Erciş depremi konusunda nerede başarılı nerede başarısız olduğumuzu düşündüm. İsterseniz beyaz bir kâğıdı ortasından ikiyi bölüp depremde nerede kazanıp nerede kaybettiğimizi yazalım.
KAZANDIK
*) Arama-kurtarma ekiplerimiz tam hatta fazlası var
*) Sağlık ekipleri koordineli ve çok iyi çalışıyor
*) Enkaz kaldırmada çok başarılıyız!
*) Devlet ilk günden beri olay yerinde
KAYBETTİK
*) Koordinasyonsuzuz
*) Çürük binalar dikilmiş
*) Dikilen çürük binalar denetlenmemiş
*) Bürokratlar olayın büyüklüğünü daha yeni anlıyorlar
Bu iki tabloya bakınca ortaya çıkan çok acı bir gerçek var. Deprem öncesinde ‘Kaybettiklerimiz’ listesindekileri doğru düzgün ve hakkını vererek yapabilseydik belki de deprem sonrasında Kazandıklarımızın hiçbiri ile övünmeye gerek
BDP’yi eleştirmek ile BDP’ye operasyon düzenlemek
Sebahat Tuncel’in deniz otobüsünü kaçıran eylemcinin cenazesini alması eleştirildi. Olabilir. Sebahat Tuncel de bu eleştirilere cevap verdi. Bu da olabilir. Ancak bir anda Sebahat Tuncel’in nisan ayında çekilen görüntüleri medyaya servis edildi. İşte burada duralım bir dakika.
Farkında mısınız, biz artık BDP’yi bir siyasi parti olarak konuşamıyoruz. Mesela BDP’li Sebahat Tuncel ya da herhangi bir milletvekilinin bir eylemini eleştirmeye mi kalktık bir anda üzerinize Kürt milliyetçileri çullanıyor. Ana avrat düz gideninden, ‘ırkçı’, ‘faşist’ suçlamalarına kadar hakkınızda edilmedik laf kalmıyor. Kazara bir BDP’liye haksızlık mı yapıldığını düşünüyorsunuz bu sefer üzerinize çullanma sırası Türk milliyetçilerine geliyor. Küfür kıyametten ‘Ulan vatan haini şerefsize’ kadar uzanan ‘seviyeli’ bir otobanın ortasında buluyorsunuz kendinizi.
Oysa madem karşımızda seçilmiş milletvekilleri ile bir siyasi parti var, bırakın doğru yaptığına doğru diyelim, katılmadığımız konuları da özgürce eleştirebilelim. Böyle toptancı bir anlayışın ne barış diline ne demokrasiye ne de BDP’ye faydası var. Şimdi izninizle doğrudan sivillere yönelik bir eylemi bir milletvekilinin hangi amaçla olursa olsun sahiplenmesinden duyduğumuz rahatsızlığı dile getiriyoruz diye ‘faşist’ ilan edilmeyelim. Van’da valiyi koordinasyonsuzluğu günlerdir yerden yere vururken BDP’nin en güçlü olduğu bölgede neden gümbür gümbür var olmadığını, ordaysa da bunu anlatmakta neden bu kadar zorluk çektiğini sorabilelim. Tıpkı “Sebahat Tuncel’in PKK’lı bir kızı kaçırdığı iddia edilen o görüntüleri yayımlamak şimdi mi aklınıza geldi” sorusunu sorabildiğimiz gibi. Demokrasi budur, özgürlük budur, gazetecilik bunları gerektirir.