Hrant Dink cinayetinde mahkeme dün gerekçeli kararı da açıkladı. “Örgüt var delil yok” gibi tuhaf bir kararı ilk kez duyuyorum. Bu arada farkında mısınız bilmem konuyu yakından takip eden birkaç gazeteci farklı yerlerden detayları birleştirerek dava ile ilgili gelişmeleri yeniden ele almaya başladık. Sizinle şu ana kadar pek kimsenin dikkatini çekmeyen ilginç bir detayı paylaşmak istiyorum. Nazlı Ilıcak’ın şu günlerde kalabalık imza günlerinde tanıttığı son kitabı ‘Her taşın altında ‘The Cemaat’ mi var?’da Dink cinayeti ile ilgili ilginç bir detaya değiniyor. “Acaba bu detayı ben mi atladım” diye yazılı kitaplara da baktım, gözüme bu bilgi çarpmadı. Hrant Dink suikastında gazetecilerin ve soruşturmacıların en çok yoğunlaştığı yerlerden biri kuşkusuz Trabzon Emniyeti’nden Ankara İstihbaratı’na gönderilen “Hrant öldürülecek” bilgisinin neden dikkate alınmadığı sorusuydu. Bu bilgiyi dönemin Ankara’daki İstihbarat Müdürü Ali Fuat Yılmazer’in ‘yeterince’ değerlendirmediği söyleniyordu. Nazlı Ilıcak kitabında ilk kez bu konuyla ilgili farklı bir şey söylüyor. Bu ihbarın Trabzon Emniyeti’nden Ankara İstihbarat’a geldiğinde Ali Fuat Yılmazer’in dönemin İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun ile bir iş gezisi için İran’da olduğunu ve Trabzon’dan gelen bu bilgi notunu görmesinin mümkün olmadığını iddia ediyor. Bunu ilk kez bu kitaptan duyuyoruz. Sonrasındaki gelişmelerde kritik bir noktanın da altını çizmekte fayda var. Bugüne kadar Ali Fuat Yılmazer’in Ankara’dan İstanbul’a tayini hep Hrant Dink davası ile ilişkilendirildi. Oysa göreve başladıktan kısa bir süre sonra Ali Fuat Yılmazer malum Ergenekon soruşturmalarını başlattı. Ve bu soruşturmalarda ilk olarak Hrant Dink’in de dahil olduğu Türk aydınlarına yönelik davaları ablukaya alan Veli Küçük gibi ulusalcı isimleri tutuklattı. Bu da yetmezmiş gibi İstanbul Emniyeti’nde Hrant soruşturması ile ilgili sonradan düzenlenmiş esrarengiz bir sahte tespit tutanağı ortaya çıktı. Bu arada farkındaysanız biz hep emniyeti, jandarmayı konuşup duruyoruz oysa bir de Hrant’ı ölümünden önce valilikte ‘uyaran’ iki esrarengiz MİT’çi var. “Kim bu MİT’çiler”, “MİT bu cinayetin ne kadarını biliyordu”, “Nasıl önlem aldı?” Bu konuyu hemen hiç konuşamadık bile.
Aslında DDK raporunun bize işaret ettiği çok önemli bir şey daha var. Ortada üzerine gidilmesi gereken iki ayrı dava var. İlki Hrant’ın nasıl öldürüldüğü. Bunu biliyoruz. İkincisi ise bu cinayetin resmi görevlilerce nasıl izlenip, tedbir alınmayıp, savsaklanıp, üzerinin örtüldüğü. Madem Hrant Dink cinayetini yeniden konuşmaya başladık isterseniz şu puzzle’ı bir kez daha yerine yerleştirmeyi deneyelim. Belki de bugüne kadar yanlış parçaları, yanlış boşlukların içine yerleştirdiğimiz için şu günlerin moda deyimi ile ‘büyük resmi’ göremedik!
Kurultayamayanlar
Geçen günlerde bir televizyon kanalına katıldım. Sunucu arkadaşımız lafı bu hafta sonu yapılacak CHP kurultayına getirdi.
“Benim bu kurultaydan çok umudum yok, iki farklı CHP birbirinin bacağına dolanıyor. Bu hali ile ne kuş ne balık. Keşke bölünseler de herkes kendi yolunda daha da büyüse” dedim. Yayından birkaç saat sonra bu sözlerim internet sitelerine “Umarım CHP bölünür!”
şeklinde yansıdı. Bu haberi bu manşetle okuyan sanır ki ben işi gücü bırakmışım durduk yere CHP bölünsün diye el ovuşturuyorum.
Medyada bu tür ‘operasyonel’ manşetler özellikle internet sitelerinde sık sık atılır oldu. Bir CHP uzmanı değilim. Parti içinde ne şu kanat ne de bu kanat umurumda.
Bu yüzden lafı dolandırmadan CHP’nin kamuoyunda oluşturduğu algıyı biraz paylaşmak istiyorum. Ben gazeteci gömleğimi üzerimden çıkartıp CHP’ye baktığımda ilk gördüğüm son derece değerli isimlerin partide bulunduğu. Entelektüel seviyeleri, insanlıkları ile hem arkadaş hem de hayran olduğumuz isimler CHP’nin Meclis sıralarında oturuyorlar. Gelin görün ki CHP’ye
Meclis sıralarında yan yana oturan bu isimler aslında birbirinden çok farklı siyasi görüşteler. Bu yüzden bu partinin ne dediğini bir türlü anlamıyoruz. CHP’nin bugün hemen her olayda ‘flu’ bir siyasi söylemi var.
Sanki bir değil CHP’nin içinde birkaç CHP var. Bir yanda Önder Sav, Deniz Baykal gibi gelenekçiler, diğer yanda Kemal Kılıçdaroğlu gibi yenilikçiler. Her iki ekip etrafındaki kümeleşmelere baktığımızda nerede ise birbirinin zıttı iki ayrı dünya... Ortaya çıkan kakofoniyi aşmak için sürekli parti içi krizler, kulisler ve herkese bıkkınlık veren kulutaylar var. Bu hali ile CHP oy kaybetmesin de kim kaybetsin. Geçen günlerde bunu
dile getirdiğimde cevap olarak CHP’nin genç milletvekili Umut Oran ‘kurultayların daha demokratik CHP için yapıldığını’ söylüyordu. Geçtim kurultayın demokrasi arayışını görünen o ki o kurultayın olması bile tehlikeye düştü. Yani kurultay bile yapamayan bir kaos ile karşı karşıyayız. O gün söylememiştim ama bugün söyleyebilirim sanırım. Umarım CHP bölünür. Umarım bu bölünmeden sonra iki ekip inandıkları CHP’yi daha iyi deklare ederler. İnandıkları siyasette daha dik ve sağlam kadrolarla, özgürce yürürler. Bu kurultalamayan hali ile CHP güneş altında eriyen bir buz gbi yavaş yavaş gözümüzün önünde eriyip gidiyor.