Osmanlı münevverlerinden cumhuriyet seçkinlerine geçen bir inanış vardır:

"Batı'nın ilmini ve fennini (teknolojisini) alalım, kültürünü dışarıda bırakalım." İyi niyetli bir düşüncedir bu ama iki gerçeği ıskalar. Birincisi, 'fen' yani teknoloji, bilimin bir türevidir. Bilime yatırım yapmadıkça teknoloji üretilemez. Bilimsel üretkenlik, toplum yaşamının olgunluk dönemi olgusudur. Gelişmemiş bir toplum bilim, dolayısıyla teknoloji üretemez ancak ithal eder. Bilim geliştikçe, teknoloji yenilendikçe bu konularda dışa karşı bağımlılık artar. Dışarıdan ithal ederek bilim toplumu olunmaz. Nitekim olamadık.

Bilimin neresindeyiz?

Nüfus yoğunluğumuza ve kişi başına düşen gelir düzeyimize bakarak dünyanın en iyi 500 üniversitesi arasında 8 üniversitemiz, bunun 2 tanesinin de ilk 200 içinde olması gerekirken birinci kategoride sadece bir tek üniversitemiz var. Bilim Nobeli kazanan bir yurttaşımız yok. Patenti alınan, küresel sanayi ve bilgi teknolojisi alanında kullanılan kaç buluşumuz var biliyor musunuz?

İkincisi, bilim ve teknoloji belirli bir kültürel iklimde gelişir. Özgürlüğün sınırlı olduğu, araştırmanın sakıncalı görüldüğü ortamlarda bilim gelişmez. Teknoloji ise onu talep edip kullanacak gelişmiş bir ekonomik yapı ister. Gelişme, onu kolaylaştıracak bir kültüre ve onun üretimi, araştırmayı, buluşları teşvik eden değerlerine muhtaçtır. Bilim ve yenilenen teknoloji, sürekli değişim demektir. Değişimi sakıncalı, hatta düzeni bozan bir yozlaşma olarak gören siyasi, kültürel ortamlarda gelişme sınırlı ve sancılıdır. Bu gerçeği kendi ülkemizden biliyoruz.

En büyük değişim aracı bilgidir. Bilgiyi teşvik eden iki etmen vardır: İnanç sistemi ve siyasal kültür. Bizim siyasal kültürümüz otoriter niteliğiyle bilgiden her zaman ürkmüştür. Ya inanç sistemimiz?

Din ve siyaset

Hz. Ali'nin, "İlim, maldan hayırlıdır. Çünkü; mal harcamakla azalır, ilim ise harcamakla çoğalır" sözü bilinir. Bu söz Çinli düşünür Konfüçyüs'te şöyle karşılığını bulmuştur: "Bende bir yumurta var. Sende bir yumurta var. Eğer, sen bana bir yumurta verirsen, ben sana bir yumurta verirsem, yine sende bir yumurta, bende de bir yumurta olur. Şayet, sende bir bilgi var. Bende bir bilgi var. Ben sana bir bilgi verirsem, sen bana bir bilgi verirsen, sende iki bilgi, bende de iki bilgi olur."
Hz. Muhammed bu bilgece sözlere insanları beş sınıfa ayırarak katkıda bulunmuştur: "Ya öğreten ya öğrenen ya dinleyen ya da ilmi seven ol. Fakat sakın beşincisi olma -yani bunların dışında kalma- helak olursun."
Zafer Hasan imzasıyla www.bergamahaber.net'te yayımlanan bir dizi anlatıda bu konuda hoş alıntılar ve öyküler var. İşte birkaçı: Prof. Dr. İbrahim Canan'ın Hadis Ansiklopedisi kitabının 11. cildinde 'Alimlerin Fazileti' bahsinde, Peygamber şunları söyler: "Kim bir ilim öğrenmek yoluna girerse; Allah onu cennete giden yollardan birine dahil etmiş demektir. Melekler, ilim talibinden memnun olarak kanatlarını (üzerlerine) koyarlar. Semâvat (gökyüzündekiler) ve yerde olanlar ve hatta denizdeki balıklar, âlim için istiğfar ederler... Alimin, âbid'den (sürekli ibadet edenden) üstünlüğü; dolunaylı gecede, ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir."

Din, yaşamı anlamlandıran ve varoluşa ait sorulara yanıt veren "büyük anlatı"dır. Onun ne anlattığı toplum yaşamını, bireyin davranışlarını yönlendirir. Bilime önem veren bir dinsel öğreti, içtihadın (yeni durumlara ilişkin yeni yorumların) kapısını ve yenilenmenin yolunu açık tutar. Ama zaman zaman din adamları siyasetin içinde yer alarak yararlandıkları düzeni korumaya kalktıklarında bu kapıları kaparlar, yolları tıkarlar.
Siyaset de öyle. Demokrasiye ve toplumun iktidarına kapalı bir siyaset özgürlüklere, buluşlara ve değişime de kapalıdır. Bu ortamda bilim de gelişmez. Batı'dan teknolojiyi alabiliriz ama diğer ikisini kendimiz geliştirmek zorundayız.