Hoşgörü bu topraklarda en çok dillendirilen kavramların başında geliyor. Nerede toplumsal bir huzursuzluk görülse hemen bir tarihi hoşgörü edebiyatımızdır başlıyor. Yazılı ve görsel medyamızda çokça dillendirilen derin hoşgörümüze yapılan bu vurgulamaların kaynağı Osmanlı devleti oluyor.

 

600 yıl boyunca farklı etnik ve dinsel kimliklerin bir arada yaşaması “Osmanlı hoşgörüsü ”olarak sunuluyor. Üstelik bir arada yaşamanın “nasıl”ı sorgulanmadan ve gayri Müslimlere faturası çıkarılmadan yapılmakta bu. Bunu “Osmanlı tarihini bir inanç alanı” Osmanlıları da “kutsal” olarak gören Neo-Osmanlıcı zihniyetin çabalarına borçluyuz. Neo-Osmanlılar, sadece Balkanlar ve Ortadoğu gibi çatışmaların eksik olmadığı topraklarda değil, dünyaya barış ve huzurun Osmanlı anlayışıyla geleceğine inanıyorlar. Öyle ki medeniyetler çatışmasının reçetesi “Osmanlı hoşgörüsü” gösteriliyor.

 

Bugün, dünyanın en huzursuz bölgelerinin Osmanlılardan miras topraklar olmasının nedenlerini düşünme zahmetine katlanmadan “Nizami Âlemin” özlemi içerisinde oluyorlar. Mehter marşı, gaza duygularını kabartıyor, her 29 Mayıs’ta İstanbul yeniden feth ediliyor, çocuklara akıncı masalları anlatılıyor ve “büyük ecdadımızın” derin hoşgörüsü sıralanıyor. Neo-Osmanlılar tezlerinde ısrarlarını sürdüre dursun biz “hoşgörümüzün” tarihsel kökenlerini, Osmanlı uygulamasını inceleyelim.

 

Bilindiği üzere Osmanlılarda toplumsal düzen padişahın mutlak egemenliği etrafında şekillenirdi. İmparatorluk topraklarında bütün otoritelerin tek kaynağı padişahlıktır. İmparatorluk olmanın doğal sonucu geniş topraklarlar ile çeşitli etnik ve dinsel kimliklerdir. Osmanlı düzeninde farklı etnik ve dinsel kimliklerin bir arada yaşaması millet sistemiyle düzenlenmiştir. Düzenlemelerin ölçütü etnik değil dinsel kimlikler üzerinde yapılan tanımlama olmuştur. Müslümanlar ve gayri Müslimler. Her iki kesime yönelik kuralların farklılığı “hoşgörümüzün” ipuçlarını göstermesi bakımından anlamlı olmakta.

 

Osmanlı egemenliğini kabul etme ve hâkim sınıf Müslümanların üstünlüğünü tanımak şartıyla gayri Müslimlerin geleneksel cemaat yapılarını korumalarına izin verilmiştir. Özgürlükçü bir anlayışın ürünü olarak değerlendirilebilecek bu yaklaşım ekonomik çıkarların sürdürülmesi(haraç, cizye vergisi gibi.) ile siyasal kontrolün cemaat ve önderlerine tanınan sembolik hakla kolaylaşması bakımından değerlendirildiğinde yanıltıcı olmaktadır. Osmanlılar belirledikleri kurallarla günlük yaşamın her alanında Müslümanların gayri Müslimlere üstünlüğünü özenle korumuş ve sürdürmüşlerdir. Bir kere gayri Müslimlerin tek tip elbise giymeleri zorunludur. Samur kürk ve atlas elbise ile Müslümanlarla aynı kalitede kıyafet giymeleri yasaktır.

 

Yerleşim yerlerinde ata binemeyecekleri gibi binek hayvanlarında eğer kullanmaları mümkün değildir. Dini ibadetlerin yerine getirilmesinde de çeşitli kısıtlamalar söz konusudur. Öncelikle ibadet mutlaka gizli yapılmalıdır. Yüksek sesle ayin yapmaları, haç çıkarmaları, çan çalmaları veya yeni ibadethane yapmaları ile tamirat için dışarıdan yeni malzeme almaları mümkün değildir. Herhangi bir Müslüman’ın ayinden rahatsızlığını bildirmesi ayinin engellenmesi için yeterli bir neden kabul edilir. Osmanlılarda vakıf gelirlerini herkes istediği kişiye bırakabilme hakkına sahipken gayrı Müslimlerin vakıf gelirlerini kendi dinlerinden olanlara bırakmaları yasaktır. Kutsal mekânlara yakın yerlere yerleşmeleri uygun görülmediği gibi Müslüman mahallesinde oturabilmeleri Müslümanların açık iznine bağlıdır. Hâlbuki bir Müslüman gayri Müslim mahallesine rahatlıkla yerleşebilme hakkına sahiptir. Yine evlerinin sadece siyaha boyamalarına izin verilmiştir. Öte yandan evlerinin Müslüman evlerinde yüksek olması, pencerelerin Müslüman evlerine bakan tarafta açılması engellenmiştir.

 

Gayri Müslimler askeri ve idari görevlerde bulunamazlar. Hukuksal açıdan Müslümanlar hakkındaki şahitlikleri geçerli değildir. Silah sahibi olmaları taşımaları yasaktır. Bir Müslüman’la karşılaşmaları durumunda önce onlar selam vermek zorundadırlar. Herhangi bir sohbette bir Müslüman’ın gelişi söz konusuysa gayri Müslim ayağa kalkıp selam vermelidir. Gayri Müslimlerin ölülerini gizlice gömmeleri gerekir. Ölülerinin arkasında ağlayıp yas tutamazlar. Bir berber gayri Müslimleri tıraş ettiği usturayla Müslümanları tıraş edemez. Unutmadan ekleyelim, gayri Müslimlerin izinsiz kayığa binmeleri de yasaklanmıştır.

 

Bunlar canımızın sıkıntısından uydurduğumuz kurallar değil. Padişah fermanlarında, kanunnamelerde yani Osmanlı belgelerinde yazılanlar. Evet, Osmanlıların sistematik olarak kültürel-dinsel bir asimilasyon politikasının olmadığı doğrudur. Ancak Osmanlı zihniyetinin baskın siyasal ve dinsel kimlik unsurlarını gayri Müslimlere özenle vurgulamaya çalıştığı da yanlış değildir. Belirlenmiş kuralların uygulamaya dönüşmesinde esnek davranıldığı tezi bu gerçekleri ve kuralları ortadan kaldırmaz. Kaldı ki bir toplumda mevcut kuralların uygulanmadığını ileri sürmek daha tehlikeli sonuçlara yol açabilecek keyfi uygulamaların önünü de açmış olabilir.

 

Osmanlılarda gayri Müslimlere reva görülen uygulamaları anlamak Osmanlı sonrası devleti biçimlendiren siyasal erkin farklı toplumsal kimliklere yaklaşımını anlamamızı kolaylaştıracak. Veya son dönemlerde farklı yerlerde aynı güçler ve yaklaşımla etkisini ürpererek hissettiğimiz ama asla şaşırmadığımız linç girişimlerini, saldırıları, tahammülsüzlükleri… Biliyoruz çünkü o “hoşgörümüz” dedikleri kocaman bi uydurma. Keşke gerçek olsaydı…