Londra Olimpiyatları, Shakespeare’in ülkesinde sanat direktörlüğünü “Slumdog Milyoner” filminin yönetmeni Danny Boyle’nin yaptığı büyüleyici bir gösteriyle açıldı. Sporun giderek futbolun egemenliğine girdiği bir çağda atletizmden yüzmeye her dalda binlerce sporcu madalya için yarışacak. İnsan gücünün sınırlarını zorlayan rekorlar denenecek.
1 milyar insanın ekran başında açılışı izlemesi heyecan verici.
Savaşlar, iç çatışmalar, küresel ısınmaya bağlı felaketler, açlık ve eşitsizlikler, nükleer tehdit çağında dünya liderlerinin Olimpiyat Stadı’na giren sporcu kafilelerini selamlamaları, alkışlamaları güzel bir duygu.
Dramatik olan, güle oynaya el sallayan kimi ülke sporcularının Suriye örneğindeki gibi -yürekleri kan ağlasa da- topların, tankların kuşatması altındaki evlerini, barklarını, ailelerini bırakarak, Londra’ya yarışmaya gelmiş olmalarıdır.
Açılış şovunda Sanayi Devrimi’nden de, İkinci Dünya Savaşı’ndan da sahneler vardı.
Hitler döneminde Berlin Olimpiyatları faşizmin güç gösterisine dönüşmüştü.
1960’ların “Soğuk Savaş” yıllarında spor da “iki kutuplu” dünyaya göre şekillendi. Olimpiyatlar, ABD ile Sovyetler’in “madalya savaşı”na dönüştü. 1972 Münih Olimpiyat Köyü’nde İsrailli sporcuları hedef alan “kanlı baskın” unutulmadı.  
2000’lerde sportif mücadele yine ön planda.
Türkiye de bu yıl 114 sporcu ile yarışıyor.
2020’de İstanbul hedefi var.
Hedef, “olimpiyat düzenleme” olunca salt altyapı, tesis, güvenlik “köprü trafiği” gibi sorunların yanı sıra “demokrasi, özgürlük, insan hakları” çıtasını da yükseğe çekmek gerekiyor. Sürekli başka ülkelere akıl veren, kendi içinde “reformcu” çizgisinden sapan bir konumda olmak çelişki değil mi?
Türkiye bir yandan insan kaynağı standartlarını geliştirmeye, bilim ve teknolojide, araştırmada üniversiteler üzerinden bir sıçrama yaratmaya çalışıyor, öte yandan İstanbul’u “yasaklar”la yönetilen, dünyanın en “muhafazakar” kentlerinden birine dönüştürmeye çalışıyor.
İstanbul’da festival alanları AKP’li belediyelerin “baskısıyla” kent dışına kaydırılmak isteniyor. Böylece Santralİstanbul’da üniversite gençliğini korumak adına engellenen festivale yönelik, “içki yasağı çemberi” daralıyor.
Başbakan Erdoğan, Bilgi’deki yasağı, “Öğrenci oraya gelip alkolü alıp kafayı mı bulacak, ilim alıp kendisini mi bulacak” diye kendisinin koydurduğunu açıklarken Santralİstanbul, Nobel ödüllü fizik ve matematikçilere Uluslararası Konferans’ta ev sahipliği yapıyor.
“Akıl Oyunları” filmiyle tanıdığımız John Nash, İstanbul’da... “Oyun teorisi”ni anlatıyor.
Bilgi’de Nash’ı dinleyenlerle Santralİstanbul’daki “Efes One Love Festivali”nde kafayı bulacakları söylenenler aynı gençler olamaz mı?!
Düşündürücü olan budur.
Ve bu teorinin çözümü, kuramın sahibi John Nash’ı bile açmaza sürükler.
Şizofren yapar!