Adalet Bakanı Sadullah Ergin "Kürt meselesinin çözümü için gerekirse Oslo görüşmeleri yeniden başlayabilir" dedi.
Bu, kangrenleşmiş sorunun çözümü için "sert güvenlik" önlemlerinin yetmeyeceğine kanaat getiren hükümetin yeniden "yumuşak güvenlik" anlayışına dönmesi demektir.
Aslında "yumuşak güvenlik" önlemlerini hayata geçirme cesaretini ilk kez gösteren, bürokratik direnci kırmak için yıllarca uğraşan ama istediği sonucu alamayan hükümet bir süredir "sert güvenlik" önlemlerine dönmüştü. Hava saldırıları, ağır topçu ateşi ve sürekli operasyonlar yanında KCK'ya yönelik yaygın tutuklamalarla radikal Kürt kanadına ağır bir baskı uygulandı. Ama Uludere yol kazasıyla şu ortaya çıktı: Elindeki tek alet çekiçse öteki eline vurabilirsin. Nitekim öyle oldu ve güvenlik bürokrasisi içinde üretilen "yanlış bilgilendirilme" ile hükümete büyük bir komplo düzenlendi. Bir süre sonra aynı komplo hükümetin Kürt konusunda en yakın çalıştığı kurum olan MİT'e karşı kurulmak istendi. Bu olaylar benimsenen yaklaşımın ciddi biçimde sorgulanmasına neden oldu. İyi de oldu.
Aslında Kürt sorununun doğmasında ve sürmesinde, demokrasi eksikliği, eşit vatandaşlık olgusu, ulusal kimliğin Türk'ten gayrisini dışarıda bırakan dar tanımı üzerine oturan hukukumuzun ve yerleşik (merkezi ve otoriter) idare tarzının büyük rolü var. Daha bu aksaklıklar giderilmedi.
Kürt sorununun benzeri başka ülkelerde de var. Onlar sorunun çözümüne gerçekçi bir tanımla başlamıştır. Biz tam bir tanı koyabildik mi? Hâlâ birçoğumuz için Güneydoğu'nun geriliği ve gelenekselliği, birtakım hainlerin silahlı saldırganlığı ve tabii dış güçlerin ülkemizi parçalamak için bitmez tükenmez emelleri olduğuna inanıyoruz.
Siyasal şiddetle mücadelede başarılı olan ülkeler tanıyı, "sosyal anlaşmazlık" veya "siyasal uzlaşmazlık" olarak koyunca sorunu anlamak ve hangi araçlarla çözüleceği konusunda daha isabetli kararlar verdiler.
Öncelikle sorunu demokrasi içinde ve demokratik hukuk bağlamında çözmeye çalıştılar. Demokrasi, şikayet ve talepleri olanı karşına alıp dinlemektir. Onun kültürel kimliğini tanımak ve o kimliğe uygun pratiklerin (kendi dilinde eğitim dahil) önünü açmaktır. Devletin yapması gereken ülkenin resmi dilini herkese öğretmek, onun bir bilim ve edebiyat dili olarak gelişmesini sağlamaktır. Kültür kümelerinin (azınlıkların) dillerini öğretmek ve geliştirmek için her türlü kolaylığı ve çabayı sağlayacak başka bir resmi kurumu (örneğin Kültür Bakanlığı'nı) görevlendirmek ve toplumun ilgili gönüllü kuruluşlarını teşvik etmek de devletin görevi olmalıdır. Geriye "farklı oldukları" için azınlıklara ayırımcılık yapmamak, şiddet ve nefreti taşımamak şartıyla hangi ad ve örgüt altında siyasete katılmak istiyorlarsa katılmalarını sağlamaktır.
Evrensel insan ve demokratik haklar hukuku bunu gerektiriyor. Makul olan budur ve bunların gerçekleşmesi için bir silahlı örgütle müzakere edilmesi gerekmez. Müzakere, mağdur olduğu ve mağduriyeti giderilmediği için silahlı bir örgütü destekleyen halkla yapılmalıdır. Onlar yurttaşlardır. Siyaset denilen şey de yurttaşlarla ve yurttaşlar arasında kesintisiz bir diyalogdur. Bu hiç yapılmadı. Devlet-i ali neyi uygun gördüyse onu yaptı. Yaptığını da lütuf olarak gördü. Ama bu derde deva olmadı. Bu halksız siyaset bugün de devam ediyor. Müvekkil dururken vekille pazarlığa çalışılıyor. Oysa doğrudan davalı olana gitmek ve açtığı davanın nedenini onun ağzından dinlemek gerekiyordu ki bir vekile gerek kalmasın.
Tekrar PKK ile görüşmek, aslında sorunu bildik yol ve araçlarla çözememenin itirafıdır. Silahlı örgütle hiç mi görüşülmez? Görüşülür ama davalı ile sulha yani anlaşmaya varıldıktan sonra vekillik sıfatı kalmamış olan örgüte silah bırakması ve normale avdet etmesi için. Korkarım yine bir sıralama hatası yapılacak ve "düşman" ilan edilen bir örgütün siyasal denkliği ilan edilecek. Sonra ondan "yok olmasını" beklemek ne kadar gerçekçi olacak?