Bilim ve sanat bir kuşun iki kanadı gibidir.

Bu iki kanadı kullanan toplumlar uçar ve özgür olurlar. Onları kullanamayan toplumlar tavuk gibi yerde kalırlar, sadece önlerini görürler. Ufukları olmaz. Önlerine atılan bir avuç yemle yetinirken altlarından yumurtaları çalınır. Fark etmezler bile...

Charles Darwin'in bu değerlendirmesi sadece toplumlar için değil bireyler için de geçerlidir. Bireylerin ve toplumların olgunluğu ve yetkinliği kendilerini uçuracak kanatlara sahip olmalarıyla ölçülür. Hayata tutunmak için sadece ağızlarını ve pençelerini kullanıyorlarsa avuçtan yemeye (yani kolayca kandırılmaya) ve çıkar için birbirleriyle pençeleşmeye yatkındırlar.

Bireyin ve toplumun sanatla ruhunu, bilimle aklını zenginleştirmedikçe hurafelere inanması, üretmeden tüketmesi, bilim ve sanatta hep dışarı bağımlı olması kaçınılmazdır. O tür kişiler ve toplumlar kendilerini de başkalarının tanımları üzerinden algılarlar, onların değerleri ve ölçüleriyle kendilerini değerlendirirler.

Toplumun gücünü çocuk sayısında, önemini soyunda (hatta kanında), insancıl sorunlarının çözümünü insansız sadırı araçlarında (predatör, vahşi hayvan, parçalayan mahluk demektir) aramak acaba bizi uçuracak kuvvetli kanatlar edinemediğimiz ve meselelere çok yakından baktığımız için bütünü görmediğimizden midir?

Bu soru için uygun yanıt ararken bir dostumdan şu ibret verici öykü geldi:

Büyük şirketlerden birisinin genel müdürü, gerçek bir klasik müzik aşığıymış. Günlerden bir gün şehre ünlü bir orkestra gelmiş. Vereceği konserin en önemli parçası da Schubert'in ünlü 'Bitmeyen Senfoni'siymiş.

Genel müdür bu eseri dinlemek için çok hevesli olmasına rağmen, işi nedeni ile konsere gidemeyeceğinden, gelen davetiyeyi şirketin verimlilik uzmanına vermiş ve:

-'Lütfen bu konsere git ve bana izlenimlerini aktar' demiş.

Genel müdürden aldığı talimatla konsere giden verimlilik uzmanından, ertesi gün bir değerlendirme raporu gelmiş.

"Sayın Genel Müdürüm" diye başlıyormuş:

1- Dört obuacı konserin önemli bir süresinde boş oturdular. Bunların sayısı azaltılırsa konsere daha çok katkıda bulunurlar.

2- Orkestrada on iki kemancı var. Bunların hepsi aynı anda hareket ediyorlar ve aynı notaları seslendiriyorlar. Bence ciddi bir yanlışlık. Kesinlikle personel tasarrufu yapılmalıdır.

3- Onaltılık notalara ağırlık verilmiş. Doğrusu büyük ziyan. Seyirciler sekizlik ve onaltılık notalar arasındaki farkı anlamaz. Bu nedenle; onaltılık notalarla eser çalarak yüksek ücret alan elemanlar yerine sekizlik notaları çaldırıp, düşük ücretle çalışan stajyerler kullanılmalıdır.

4- Yaylı sazlarla işlenen pasajlar, nefesli sazlarla aynen tekrarlanıyor. Bu durum gereksiz tekrardan başka bir şey değildir. Dolayısıyla; tekrarlar önlendiğinde, iki saatlik konser yarı yarıya inecektir.
Özet olarak Sayın Genel Müdürüm; eğer Schubert bu önlemleri alsaydı, 'Bitmemiş Senfoni' kesinlikle biterdi!..

Arz ederim efendim.

Bu yanıt size "onlar terörist sanılarak öldürüldüler, zaten böyle olmasaydı kaçakçılıktan ceza yiyeceklerdi" diyen anlayışı hatırlatıyor mu? Haydi Demirelvari bir yanıt verelim: "Orada fabrika vardı da bu adamlar çalışmadılar mı" ya da "Kaçakçıları savaş uçaklarıyla cezalandıran ilk ülke olarak gururluyuz" mu demeli?
Pekiyi ya okul bitirmiş, meslek makam edinmiş, her türlü teknik donanıma sahip kişiler nasıl böyle bir hata yaparlar? Herhalde "verimlilik uzmanı" gibi düşündüler; teröristi yok ederek terörizmi bitirebileceklerini düşündüler.

Terörist doğulmadığına göre neden insanlar durduk yerde terörist olurlar? Acaba bu sorunun yanıtı aransa meselenin silahtan ve şiddetten arınmış özünü anlayabilir miyiz? Artık denesek mi? Çünkü çok insan, kaynak ve zaman kaybettik.