Ülke seçime gidiyor ama çok az kişi bu konuda heyecan duyuyor.

Çünkü rekabet yok. Kimin kazanacağı belli. Hangi partinin ne kadar oy alacağı bile yaklaşık olarak biliniyor.

Heyecan yok ama endişe var. Endişenin iki kaynağı var. Biri seçim sonrasında ne hükümetin ne de vaatlerini iktidar olmaya bağlamış olan partilerin yapacaklarının tam bilinmemesi. Nasıl bir anayasa; nasıl bir hukuk; nasıl bir idari düzen kurulacak? Kurulacak mı; yoksa mevcut düzen kimi değişikliklerle sürecek mi? Bilmiyoruz!

Bu düzenin ne siyasal ne idari ne de hukuki ölçüleriyle demokrasiye, toplumsal barışa ve özgür bir sivil toplumun gelişmesine elverişli olmadığı açık. Ama idarenin üstünlüğüne dayanan bu düzen, yönetim yetkisini eline geçirenlerce pek değiştirilmek istenmiyor. Her yeni iktidar, kendi erkini sınırlayan güçler ve yasalarla mücadele ediyor ama elde ettiği özgürlüğü toplumla paylaşmak istemiyor.

O nedenle kim hükümet olursa olsun "egemenlik hep kayıtlı ve şartlı" milletin oluyor. Demokrasi, hep bir çoğunluk tercihi düzeyinde kalıyor. Daha azınlıkları kapsayan, katılmayı bütün topluma açan, toplumun barındırdığı kültürel çoğulculuğu hukuksal güvenceye kavuşturan bir demokrasi anlayışı bu topraklara uğramadı.

Oysa bu olmadan ne toplumsal barış ne de ulusal bütünlük sağlanabilecek. Benim merak ettiğim bu gerçek görülmüyor mu? Böyle bir düzenin kurulmasının geciktirilmesinin maliyeti anlaşılmıyor mu? Yoksa kendi düzen anlayışımızın, birlikten çok çatışma doğurduğunu bile bile toplumsal intiharı göze alacak kadar pervasız mıyız?

Geçen hafta sonu Bursa'da yaşanan olaylarla; her gün tekrarlanan bir "evlenmek istedim kabul etmedi" cinayetinin Elazığ'da iki can daha almasındaki bireysel cinnetin artık tekil olaylar olmadığını anlamak durumundayız. Bu kadar nefret, bu kadar şiddet tesadüfi olamaz. Ancak öğrenilmiştir.

Pekiyi nasıl öğreniyoruz? Açın bakın yasalarımıza, hatta anayasamıza, bu zengin coğrafyayı tek tipleştirmek için ne kadar gayret edilmiş. Tüm eğitim sistemimiz hakeza. Siyasetimiz ise hiç ortak değerleri ve işbirliğini hedeflemiyor. Sürekli ötekileştirme, düşmanlaştırma ve biz-onlar kutupları üzerinden kurulan bir dünyayı telkin ediyor. Böylesi bir siyaset, birlik ve beraberliği sağ-la-ya-maz!

İşte bu yüzden seçimler değil, seçim sonrası yurttaşların ilgisini daha fazla çekiyor ama endişe uyandırarak. Endişeyi artıran etmenlerden biri de hayati konularda siyasi partilerin ne yapacaklarının seçim bildirgelerinde muğlak olması.

Hiçbir parti çıkıp bize gelecek seçim döneminde "çılgın bir demokrasi ve şiddetten arınmış bir birlikte yaşama projesi" sunmuyor. Sunmadığı gibi bazıları barajlarla, mevcut parti ve seçim yasalarıyla devamda mahsur olmadığını söylüyor.

Güya karşımızda partiler var ama 3 kişi meydanlarda biri de zindanda konuşarak ülke siyasetini belirliyor ve bizim de bunun demokrasi olduğuna inanmamızı bekliyorlar. Sizce bunda bir tuhaflık yok mu?

İçimi bir vatandaş olarak döktükten sonra siyaset bilimi, yürütülen "negatif kampanya" konusunda ne diyor aktarayım:

1- Negatif kampanya (NK), kendi davasına pek inancı olmayan kişilerin başvurdukları bir yöntemdir. Kendi artılarını anlatmak daha etkilidir.

2- NK, fitili kısa bir dinamittir. Çok tutarsan elinde patlar. Hedefteki kişi ve parti hakkında çok somut kanıtlar sunmak gerekir. Bunlar 10 saniye içinde dillendirilmeli ve geçilmelidir.

3- Hiciv ve alaya almak hakaret ve aşağılamadan çok daha etkili yöntemlerdir. Ama bunun için de kültür ve kıvrak zeka gerekir.