Mağduru kim olursa olsun her türlü soykırım ve soykırım zihniyetine karşı olmak gerekir.

11 Temmuz Srebrenica soykırımının yirminci yıldönümüydü. 15 ile 77 yaş arasındaki tüm erkeklerin öldürüldüğü bir soykırım yaşandı. Srebrenica 1993’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla ‘güvenlikli bölge’ ilan edilmişti. Ne var ki Bosna Savaşı’nın en acılı yerlerinde biri oldu. Savaştan kaçan Boşnaklarla nüfus artmış, Sırp güçlerinin gıda konvoylarını engellemesiyle kıtlık yaşanan bir toplama kampına dönüşmüştü. 1995’te Sırp Cumhuriyeti lideri Radoven Kıradzic orduya Srebrenica’nın temizlenmesi emrini verdi. 8372 erkek öldürüldü. Bugüne kadar bulunan ceset sayısı 7000. Uluslararası Adalet Divanı Srebrenica’daki katliamı 2007’de soykırım olarak değerlendirdi. Ne var ki bu hafta bu soykırım kararının kabul edilmesi için BM Güvenlik Konseyi’ne sunulan tasarı Rusya’nın vetosuyla karşılaştı.

Srebrenica soykırımında seyirci kalan büyük devletlerin de rolü ve suçu derin. Srebrenica ve Bosna Savaşı konusunda; onarıcı ve tazmin edici adımlar atılmasında ancak, “eski Yugoslavya’nın topraklarında 1991 yılından bu yana uluslararası insan haklarını çiğnemekle sorumlu kişilerin cezalandırılması için kurulmuş uluslararası mahkeme” kararları önemli bir rol oynadı. Bu mahkeme en azından geçmişi ve suçları kayıt altına alarak ‘hafızayı’ yani toplumsal belleği koruma altına aldı.

Almanya da kendi soykırımını tanımaya hazırlanıyor. Almanya Dışişleri Bakanlığı 1904’te sömürgeleştirdiği Namibya’da uyguladığı politikalar için ‘soykırım’ ifadesini kullandı. O dönemki adıyla ‘Alman-Güneybatı Afrikası Namibya’nın’ sömürgeleştirilmesi, Almanya’nın Afrika’daki diğer sömürgeleştirme faaliyetlerine nazaran daha da kanlı olmuştu. 1884’te başlayan sömürgeleştirme Birinci Dünya Savaşı’nın başına kadar devam etti. 1904 ve 1908 arasındaki Herero ve Nama kabilelerinin isyanlarında 124 sivil Almanın öldürülmesi sonrası iki kabileden yüz bin kişi Alman ordusu tarafından katledilmişti. Nazizmin tarih sahnesine çıkmasından otuz sene önce binlerce Herero ve Nama kabilesi üyesi çöllere sürülmüş, toplama kamplarına gönderilmiş ve oralarda açlıktan, susuzluktan ve hastalıktan ölmüştü. Ölenlerin kafatası ise ırkçı Alman araştırmacılarının teorilerine bilimsel kanıt sağlamak amacıyla Almanya’ya gönderiliyordu. Adeta otuz sene sonraki Nazi soykırımı zihniyet ve pratiğinin deneyi yapılmıştı.

Biliyorsunuz bir süre önce de Çerkes soykırımının yıldönümüydü. Bizim sol camiamız ve hatta hukuk ve insan hakları kurumlarımız Ermeni soykırımı gerçeği ile bile çok geç yüzleşti. Uzun süre dil ucuyla. Az önce değindiğimiz soykırımlarla da ilgilenmedi. Oysa soykırıma uğrayan toplulukların ırkı, dini, inancı ne olursa olsun bu soykırımlarla da insanlık adına, tarih bilinci ve toplumsal bellek için yüzleşmek gerek. Çerkes soykırımı yıldönümünde ve Srebrenica soykırımı yıldönümünde İHD ve hukuk kurumlarımızdan dahi güçlü, protest sesler çıkmadı.

Değerli Sevan Nişanyan olayında da genel bir duyarsızlık var. Bir buçuk yıldan fazladır cezaevinde. Hakkında düzinelerce ceza davası açıldı. Toplumun bu ilgisizliği devam ederse daha uzun süne içerde kalacak. Sadece siyasi davalarda değil diğer adli ceza davalarında ve hukuk davalarında da konu ve kişi; Ermeni, Kürt, Süryani, Rum vs. azınlıklardan biri olunca yargı farklı işliyor. Şövenist ve adli tehcir amaçlı yargı pratiği hakkaniyetten vazgeçtik adaletin yerini alıyor. Sit alanlarını gasp edenler, kaçak yapılarla gökdelenler sivriltenler devlet nezdinde itibarlı kişiler olarak kabul edilirken, Sevan Nişanyan’a yasalar Ermeni olduğu için en katı biçimde ve acımasızca uygulanıyor.

Sevan Nişanyan coğrafyamıza çok şeyler verdi. Onlarca kitap çevirdi.  Şirince’yi gerçekten şipşirince yaptı. Matematik köyünde katkısı büyük. Commadere bilgisayarını getiren, ilk bilgisayar dergisini çıkaran isim de O. Etimoloji / dil sözlükleri hazırladı.’Türkiye’de Adı Değiştirilen Yerler’ sözlüğünü hazırladı.

Sevan Nişanyan’ın suçu ne? Şirince’yi gerçekten şirince yapmak istemiş. Çok faydalı projeler hayata geçirmek istemiş. Estetik malvarlıklarını korumak, daha da güzelleştirmek istemiş. Lakin mevcut yasalar engel. Kişisel çıkarlar için sofra kapitalistlerinin kaçak yapı cenneti olan Türkiye’de; toplum için bir şeyler yapmak isteyen Sevan Nişanyan’a, matematik köyünün içinde, felsefe mahallesinde öğrenciler için yaptığı altmış metrekarelik harikulade taş ev için yasa en şedit şekilde uygulanmış. Hukukçular bilir. Adalet, hakkaniyet değildir. Hakkaniyet, adaletin imbikten süzülmüş erdemli hale gelmesi, yasaların katılığının yumuşatılmasıdır.

Sevan Nişanyan olayında bırakın hakkaniyeti adalet dahi yok. Sevan’a yönelik ta kaçak saraydan başlayan bir öfke saiki olduğu da yaygın kanaat. Ortada üretken bir Ermeni sanatkarın, düşünürün yargısal linci var. Sevan Nişanyan’a özgürlük diyoruz.

17 Temmuz İHD’nin 29. yaş günü. Bunun üzerine ayrı, uzun bur yazı yazmak gerek. Aslında artık 30. yıla da yaklaşıldığına göre İHD’nin gerçek tarihini de yazmak gerekir. Çileli, meşakkatli, yer yer tatlı mutlulukları da olan, zaman zaman iz bırakan önemli hataları, eksiklikleri de olan otuz yıl.

Özgürlükler mücadelesinde dünyanın her tarafında insan hakları kuruluşlarının önemi büyüktür. İktidar aygıtlarından daha önemlidir. En özgürlükçü partiler dahi iktidar tutulmasından kurtulamazlar. Parti doğası gereği iktidara giden yolda bir araçtır. İnsan hakları kurumları ise esas erek olarak iktidar alanlarının daraltılmasını, özgürlük alanlarının durmadan sürekli genişletilmesini hedeflerler. O yüzden en iyi sosyalist rejimlerde dahi devletten bağımsız insan hakları örgütleri olmalıdır. Tüm yabancılaşma kurumları eriyene kadar. En iyi iktidarlara karşı dahi insan hakları kurumları yönetilenlerin özgürlük sigortasıdır. Kuşkusuz bunu becermek zor. Türkiye’de batı ülkelerine göre İHD 125-150 yıl gecikme ile arkadan gelerek kuruldu. Daha önceki 1945 sonrası ve 1960 sonrası deneyler başarısızlıkla sonuçlanmıştı. İHD 12 Eylül askeri darbe koşullarında el yordamıyla, ampirik deneylerle işe koyuldu. Tutuklu aileleri, aydınlar; esas olarak da tabi ki sol ve Kürt muhalif yakınları. Ne var ki sol mazimizde köklü bir insan hakları kültürü ve zihniyeti, deney birikimi yoktu. Çifte standartlar kol geziyordu. İnsan hakları mücadelesinin etik değerlerine camiamız yabancıydı. 1990’lara kadar sadece doktrindeki tabiriyle birinci ve ikinci kuşak haklar, üstelik çifte standart bir zihniyetle ağırlıklı olarak savunuldu. 1990’lardan sonra ise, Kürt özgürlük hareketinin de yükselmesiyle üçüncü kuşak dayanışma hakları, halkların azınlıkların kolektif hakları da gündeme oturdu. Yokohama Bildirgesi tartışmaları çok önemliydi. Mağdurla özdeş olmamak, özgürlükler için mücadele edenlerin de hatalarına eleştirel olmak, klasik yandaş bir dernek olmamak çok öneliydi. Temel haklarda çifte standartsız olmak çok önemliydi. 

Her şeye rağmen dönüp baktığımızda tarihinin önemli bir bölümü; OHAL, sıkıyönetim, parti ve dernek kapatma tarihi olan bir coğrafyada İHD’nin otuz yıldır tüm zorluklara rağmen ayakta durması önemli bir başarı. Sicili devlet ve vs. aygıtlara göre de yine de en temiz kurum.

Gelinen süreçte otuzuncu yıla girerken İHD’nin aynaya bakarak etki alanındaki geri gidişe dur demesi gerek. Gelinen noktada ne yazık ki merkezi ve yerel periyodik yayınlar ile çıkarılamıyor. Bir zamanlar hem merkezde hem de İstanbul’da kurumsal periyodik yayınlar çıkardı. Kurumlaşmada alt yapı açısından gereken adımlar atılamadı. Mağdurla özdeş olmamak ilkesi tam oturmadı. Klasik dernekten farklı, özgün, sui generis, etik ve kurumsal donanım tam yaratılamadı. ‘Karışım değil bileşim olmalı’ yani yeni bir sentez olmalı hedefi tam yakalanamadı. Bir reforma İHD’nin ihtiyacı var. Periyodik kuramsal yayınları olmalı. Delegelik sistemi kalkmalı. Doğrudan demokrasinin örneğini önce İHD göstermeli. İHD’nin tüm organlarında da eş yöneticilik pratiği yaygınlaştırılmalı. Seyyar, sanal insan hakları akademisi olmaz. Kimse kimseyi kandırmasın. Gerçek insan hakları akademisi alt yapısıyla, organlarıyla oluşmalı. İHD etik değerlerini geliştirmeli. Haklarını savunduğu kesimlerin de hataları ve eksiklikleri karşısında, doğrudan demokrasiye uzaklıkları konusunda eleştirel olmalı. İnsan hakları açısından enternasyonel ruh canlandırılmalı. Gelinen nokta üretimsiz, heyecansız ve rutinleşmiş bir sığlık. Otuzuncu yılda teorik ve pratik sorunların alabildiğine tartışılacağı, sadece reddiyeci değil pozitif açıdan da yeni hak taleplerinin de gündeme getirilebileceği, özenli, hazırlıklı, tebliğli bir insan hakları kurultayı yapılabilmeli. Canlanması gerek.

Yine de her şeye rağmen iyi ki varsın İHD.