Bir ıslığım yeterdi perdenin inip kapanmasına ve elimdeki kartopu eriyene kadardı sahnenin süresi. Ben zaten ölüydüm, kendim attım toprağımı. Sırf masum kalsın diye, bilsinler kefenimi açtırmadığımı. Yeryüzünün kabuklarını sıyırdım diye bunlar, tozunu sildim ve açtım, söylenmeyeni söyledim diye. Üzülürse sürüler, beyaz benekli bir dağ keçisi olur, bakarım yükseklerden kıyılara.

Bahar gelip vurdu, onardı dalımı, çiçekler açtı da, yaptım ben balımı. Durdum ve yaslandım, bir şelalenin akışı gibi, kaynağından yatağına. Veya deniz kenarında, kuruyup kalmış ve mağrur ve masum tüm güzelliğiyle semâya yönelen bir denizkestanesi kabuğuyumdur... Bazen bilinmeyi severdin, bazen bilinmemeyi. Bazen görünmeyi tercih ettin ve görünmemeyi. Deniz feneri gibi, rayından çıkan ve giren bir tren gibi...

Rengi bozdu, elindeki kozdu; sükût çoktan gözden düştü, ilk gücü sözdü... Aşkı bozdu, sahibini ezdi; kibir tek kırışığıydı; dünya ona hep azdı... Gelincikler geçmeden; ah, son bir yazdı; istediği... Çok değil, bir bulanık güneş, bir serin meltem daha... Şimdi'nin ağırlığı ile, kim bilir hangi gülün kokusu unutturabilirdi kaybetmeyi, anlı şanlı bir cengi. Sırtındaki kanatların üzerinde, bakarken derince bir uçuruma güvenle, tedirgin ve kibirli bir zihni söküp atmaktır zafer, sarı sahte asil kirpiklerinden.