Aynı gün gazetelerde öyle haberler çıkıyor, öyle farklı olgular yan yana sergileniyor ki aynı dünyada mı yaşıyoruz diye sorası geliyor insanın.
Sanki bir haberin konusu olan insanlar diğerlerini hiç tanımıyor; olan bitenden haberi yokmuş gibi davranıyorlar. Acaba kendi inanışları ve siyasal eğilimleri onları farklı bir gerçekliğe mi hapsetmiş?

Suudi kadınları

Örneğin aynı gün şu iki çarpıcı haberi okuyabiliyoruz: Şimdiye kadar kadını kamu alanının dışında tutmuş, eve ve erkeğe bağlamış olan Suudi Arabistan, 2012 Londra Olimpiyatları'na iki kadın sporcu göndermeye karar vermiş. Katar ve Brunei'den de ilk kez kadın sporcular olimpiyata katılacakmış. Böylece olimpiyat tarihinde ilk kez Londra'da bütün ülkeler olimpiyata kadın sporcu göndermiş olacak.

Ne demek bu? En koyu cinsel ayırımcılığın yapıldığı ülkeler bile esniyor, bireyin talep ettiği eşitlik ve katılma haklarını kabul etmek zorunda kalıyorlar. Kabul etmezlerse baskı ve bağnazlığın "kışından", toplu istekle "bahara" çıkılacağını görüyorlar.

Suudi Arabistan olimpiyatlara kadınların katılmasını engelleyen yasağı kaldırırken, eski alışkanlıklarıyla yetkililer, kadın sporculara "onurlarını koruyacak" şekilde giyinmelerini söylemekten geri durmamışlar. Kadın onurunu neden erkek koruyor? Kadının nasıl giyineceğine neden erkekler karar veriyor?

Hâlâ erkek egemen toplumlarda kadın erkeğin ona açtığı alan kadar özgür ve erkeğin iştahının sınırı kadar güvende mi olacak? "Onurlu davranış" erkek hoşgörüsünün bittiği yerle mi sınırlı kalacak? Şimdilik, "buna da şükür" diyelim.

Aleviler ve demokrasi

Bu haberin yanı sıra Meclis'te cemevi açılması talebine karşı "İslam'da camiden başka ibadethane olmaz" teziyle karşı çıkılan hükümet erkanının sözleriyle dini olmaktan çok siyasal bir tartışma başladı. Bu konu göreceksiniz bizim "demokrasi ölçerimiz" olacak.

Öncelikle birkaç noktanın belirtilmesi lazım:

1- Bu ülke bizim sandığımızdan ve (resmen) kabul ettiğimizden çok daha fazla inanç kümesini barındırıyor.

2-Cumhuriyet yönetimi (Osmanlı'nın aksine) bunları yok sayıp veya yok edip tek kimlikli bir toplum yaratmak istedi. Oluşturulmak istenen milletin bir etnisitesi (soy mensubiyeti) yanında bir dini hatta onun özgün yorumu (mezhebi) olması tezini kabul etti. Sünni Müslümanlık ve onun Hanefi yorumu resmileştirildi.

3- Bu yorumu yayacak, öğretecek ve sürekli olarak devletin emrinde tutacak olan kurumu, Diyanet İşleri Başkanlığı'nı kurup yetkilendirdi. Bu idare, inananların (müminlerin) değil, devletin resmi kurumudur ve kim iktidardaysa onun direktif ve eğilimlerine göre çalışır. Başka değişle laik devletin (Anayasa'ya göre) dünyevi bir kurumudur. Ne müminlerce oluşturulmuştur ne de onların maddi ve manevi desteğiyle işlemektedir. Personeli de devlet memurudur. Böyle bir teşkilat hiçbir dinde yoktur. Yaygın uygulama manevi alanın inananlarca düzenlenmesidir.
4- Diyanet, Sünni nüfusa hizmet verirken Hıristiyanlar -Süryaniler hariç- ve Museviler, Lozan Anlaşması'nın hükümlerine göre kendi dini kurumlarını cemaat tasarrufu içinde yaşatmayı sürdürdüler. Süryaniler'in adı Lozan'da geçmediği için her türlü hak mahrumiyetine uğradılar ve dinimizin hoşgörüsünden sürekli söz eden bizler de onlara bu konuda arka çıkmadık.

Bu durum tespitini yaptıktan sonra söylenmesi gereken şudur: İnançlar, inanıldığı sürece var olan; inananların yaşattığı ve değişen hayat şartları karşısında farklılaşan yaşam pratikleri ile uygulamalar, yorumlar, şekilsel nüanslar kazanan manevi sistemlerdir. Bu işi devlet üstlendiği zaman o inanç siyasallaşır. Siyaset de dinileşir. Bu olduğu takdirde artık o inanç devlet eliyle ve zoruyla tüm topluma, diğer din kümlerine de kabul ettirilmeye çalışılır. İnanç, gönüllü kabul edilen bir olgu olmaktan çıkar.

Oysa inanç, tanımı gereği inananlarca yaşatılır; zor veya resmi çaba ile değil. Resmileşince din, inanç olmaktan çıkıp siyasi bir doktrine (öğretiye) dönüşür. Keşke Türkiye'nin samimi Müslümanlar'ı bu gerçeği görseler ve Diyanet üzerinden yapılan yorumlarla günlük hayat pratiklerini yönetmenin ne laik devlet anlayışıyla ne de dinin gönüllük ilkesiyle bağdaşmadığını anlasalar.

İnanç özgürlüğü

Başkaca söylendiğinde kim neye inanıyorsa ve inancını nasıl yaşamak istiyorsa öyle yapmalıdır. Bunlar başka hiçbir inanç kümesini ilgilendirmez. İlgilendiriyorsa, bunun dinle değil, siyaset ve egemenlikle ilintisi vardır.
Nasıl yakın bir zaman öncesine kadar kendisini Müslüman olarak tanımlayanlar, "laik devlet" adına gerçekleştirilen baskıcı ve şekilci (başörtüsü yasağı) uygulamalardan yakınmışlarsa, şimdi aynı Müslümanlar'ın, farklı inanç kümelerine yönelik benzer dayatmacı ve indirgemeci tavrı içlerine sindirmemeleri gerekir. Bu bir inanç meselesi değil inanç özgürlüğü yani insan hakkı ve demokrasi meselesidir.

Demokratik bir devlet yurttaşlarının neye inanacaklarına, nasıl ve nerede ibadet edeceklerine karışmaz. Karışıyorsa ona ve onun böyle davranmasına cevaz veren siyasilere demokrat demek mümkün müdür?