Menekşelerin sokulup soluklandığı ova ne kadar muhteşemdi o akşam. Ve üzerindeki çağlalar bir o kadar muhterem. İstersem hafif, istersem ağırdım. Kâh buz tuttum soğuktan, kâh güneş gibi yaktım. Tüm umursamaz düşüncelerini duydum. Bazen, öyle kısa ve kızıl, haykırsan da sağırdım...

Saray senindi bu mahşerde, zindan da senin. Ne kastım vardı ne de meylim sarı sanrılarına. Kaç kaçabilirsen şimdi kendi korkularından. Ateş edildi çok uzaklardan... Menzil yakın, ayakucumda. Silah uzak, başucumda. Çek çekebilirsen tetiği, kurtul tutkulardan. Agresif ve kesif bir rövanşın derdine düşmüş, peşinden sürükleniyorsun. Kaleden kurtulunca ve zafere erişince, başın ellerin arasında, son bir defa soracaksın: “Şimdi ne olacak?”...

Katlanır bir masa ve ardı sıra kırılır sandalyeler. Hangi resmine baksam, elimde kalır. Kalkar uykudan, salınır ve yine aldanır. Felek utanır, cefaların usandırmaz. Hüzzam makamında gamzelerinin, ne canlar yitirildi çarmıhında. Bir kedi mırıltısı, bir yaprak hışırtısı, bir kapı tıkırtısı. Hele hazır kucağında bulmuşsan, sonra yine gelir deme, şimdi yap. Dün unutuldu, şu an varsın, yarın değil. Geçen zaman hiçtir, hayal değil. Çevir eksenini, çek ve al...