Gençlik ve olgunluk dönemlerini bu ülkede geçiren her yurttaş gibi ben de daha özgür, hoşgörülü ve demokrat bir düzen özlemi duydum. Umutlandığım dönemler oldu. Aklımın erdiği, dilimin ve kalemimin yettiği ölçüde özlediğimiz şeylerin oluşması için çalıştım. Ama öyle bir düzen kurulmuş ki duvardan birkaç taş düşürmemize rağmen düzenin kurumları yerli yerinde duruyor. Bu devlet düzeni. Yurttaşları birbirine düşman edip çatıştırarak ayakta duruyor. Sonra da bu tabloyu bir güvenlik zafiyeti diye görmemizi istiyor. Çünkü bu sayede eğitimiyle, hukukuyla ve yönetim anlayışıyla toplumu devletin güdümüne ve denetimine sokabiliyor. Bu adaletsiz, eşitsiz ve otoriter düzenin bozulmasını da rejime (cumhuriyet diye tanımlamışlar) yönelik tehdit olarak dayatıyorlar.
Kim dayatanlar? Cumhuriyeti kuranların gerçek temsilcisi olduğunu iddia eden bürokratlar, geçimlerini ve statülerini bir şekilde devletten sağlayanlar. Ne zaman iktidarları halkın siyasal tercihleri nedeniyle sarsılmışsa, halkın alın teriyle alıp onlara teslim ettiği silahları ona doğrultarak tekrar iktidarı gasp etmişler. 2000 yılından itibaren doğrudan darbe yapamayacaklarını anladıklarında asker-sivil bürokratlar kendilerine akademiden, medyadan ve sermayeden yardakçılar bulup darbeye yol açacak ortamı hazırlamaya çalışmışlar. Bir sürü darbe planı ve bunların toplum şuuruna nasıl yansıtılacağına ilişkin hazırlıklar tek tek ortaya çıkarıldı. Tutuklamalar yapıldı, yargılama süreci devam ediyor.
İçselleştirilmiş nefret
Pekiyi bir zamanlar bürokrasinin ve toplumda işbirlikçilerinin temsil ettiği devletçi, otoriter, kültürel farklılıklara tehdit diye bakan hoşgörü yoksunu zihniyet sona erdi mi? Maalesef hayır. Devletin karar verici tek merci olması hali o kadar içimize işlemiş ki, onun gücünü eline geçiren bu düzeni pek bozmak istemiyor. Toplumu değil devleti kayıran hukuk düzeni ve yönetim anlayışı, koruyucu ve kollayıcı olarak görülen devletin hamisine terk edilmiş toplum tarafından da büyük ölçüde benimsenmiş. O nedenle toplum, nefret etmeye şartlandırılmış toplumsal kesimlerin başına gelenlere göz yumuyor.
"Derin devlet" adı verilen ve devletin (ama aslında onu yöneten bürokrasinin) toplum üzerindeki belirleyici ve sorgulanamayan rolünü sürdürmeyi her türlü insani ve hukuki ilkeyi çiğneyerek sürdürmek isteyen son ekip Ergenekon'un izi çeşitli darbe planlarında ama öncelikle "Kafes" adı verilen planda ayan beyan ortaya çıktı. Bu ekibin kanlı izi Malatya Zirve Kitapevi (Protestanlar'ın) katli, Trabzon'da rahip Santoro'nun öldürülmesi, Samsun, Mersin, İzmir ve Diyarbakır'da Hristiyanlar'a yönelik saldırılardan sonra Hrant Dink'e ulaştı. Bu kanlı cinayetlerin ipuçları hep karartıldı. Resmi bağlantıları örtüldü.
Şöyle bir hafızanızı yoklayın gün geçmiyordu ki birtakım kışkırtıcılar TV'lere çıkıp nasıl bir misyoner tehdidi altında olduğumuzu, milletimizin din değiştirmeye nasıl zorlandığını tekrarlayıp duruyorlardı. Meğer bunların hepsi tezgahmış. Mesele yine Türkiye'yi karıştırıp, dünyadan (ve AB'den) soyutlamak ve ülkeyi silahla yönetmeye teşne kadrolara teslim etmekmiş.
Kanun devletiyle yetinmek
Komplonun AK Parti hükümetine yönelik olan kesiminin hızla üzerine gidildi. Ergenekoncular'ın çoğu tutuklandı. Ama bu ülkenin Hristiyan azınlıklarına yönelik cinayetlerin izi Ergenekon'a çıksa da bu iz sürülmedi. Hrant Dink'in yakalanan katiline ve yakın işbirlikçilerine karşı açılan dava resmi kurumların direnciyle sürdü ve geniş bir hayal kırıklığı yaratan kararla bitti. Davanın hakimi örgüt ilişkisi bulamadıkları hükmüne vardı. Ama ardından ekledi: "Örgüt suçlamasından herkesi beraat ettirdik ama bu, ortada örgüt olmadığı anlamına gelmez... Azmettiren birilerinin olması gerekir. Bu nedenle karardan şahsen ben de tatmin olmadım."
Başsavcı vekili kararı temyiz ederken dilekçesine şöyle dedi: "Örgüt de var delil de... Hem de fazlasıyla. Örgüt yapısının olmadığı gerekçesiyle beraat kararı vermek suretiyle yasaya aykırı davranıldığı anlaşılmıştır." Yani savcı beraat kararı veren yargıç heyetinin aslında suç işlediğini alenen söylüyor.
Hrant'ı vurduktan sonra 'Bir Ermeni vurdum' diye övünen Ogün Samast'ın milli bayrağımız önünde resmini çekip yayınlayan kolluk güçleri, onun olay sırasında giydiği beyaz bereyle maça çıkan ve cinayeti onayladıklarını belli eden bir sürü genç, cinayetin olacağını bilip bilgi saklayan, bilip önlem almayan ve hâlâ görevde olan (hatta terfi ettirilen) yetkililerin ilişkisi hep örtbas edildi. Bunun sebebi bunca yıldır eğitimimizin ve kamu otoritesinin uygulamalarının hep ayırımcılığa yol açan rolü olabilir mi? Neden bizi önce gayrimüslim yurttaşlarımızdan sonra farklı etnik ve mezhep mensuplarından nefret ettirdiler? Neden sürekli kavga halindeyiz? Çünkü kavgacı mahalleye eli sopalı zaptiye gerekir. İşte bu kadar basit bir nedenle siyasal kültürümüz nefret tohumlarıyla zehirlenmiş.
Oysa biz bir hukuk devleti olmak istemiyor muyduk? Bu özlemi TÜSİAD genel kurulunda konuşan Başbakan Yrd. Ali Babacan da dile getiriyor: "Gün geçmiyor ki yeni bir yargı kararıyla uyanmıyoruz. Kamu vicdanında yer bulmayan, insanların bir türlü ikna olmadığı, içine sindiremediği tablolar yaşıyoruz... Türkiye gerçek anlamda bir hukuk devleti olmadıktan sonra ne birinci sınıf demokrasi olabilir ne de hedeflediğimiz dünyanın en büyük ilk on ekonomisinden birisi olabilir."
Eklenecek ne kaldı ki?