Sosyal bilimcilerin mutabık kaldığı konulardan biri değişimin aşamalarıdır.

Önce ilişkiler değişir, sonra kurumlar, en son değerler. O değerler ki ilişkilerin sürekliliğini ve kurumların kalıcılığını sağlar.

İlişkileri ihtiyaçlar belirler. Kurumlar da ihtiyaçları karşılamak için oluşan örgütsel yapılardır. Sosyal değerler, ilişkileri ve kurumları meşrulaştıran, onların gerekli ve makul olduğunu ileri süren inanışlardır/önermelerdir.

Ne var ki değişme -ki hayatın ve doğanın bir geçeğidir- bir evrimdir. Aşama aşama gerçekleşir. Bu aşamaların en sonuncusu sosyal değerlerin değişmesidir.

İhtiyaçların, ilişkilerin ve kurumların ortadan kalkmasından veya şekil değiştirmesinden sonra değişir veya yok olurlar. Yani insanlar uzun süre benimseyip savundukları değerlerin karşılığı olmayan bir dünyada yaşarlar. Bu travmatik bir durumdur.

Hem kendileri açısından hem de değişime daha önce ayak uyduranlarla uyduramayanlar arasında yaşanan gerilimler açısından...

Sosyal değerlerin çeşitliliği

Her ülkede olduğu gibi ülkemizde de aynı zamanda yaşayan ama aynı zamanı yaşamayan sosyal kümeler vardır.

Bunlar birbirlerine kuşku, endişe ve kimi zaman düşmanca bakabilirler. Hele siyasal iktidarlar veya kamu otoritesi sosyal değerler ve onları benimseyen kümeler arasında taraf tutuyorsa toplumsal gerilim daha da artar.

Kamu otoritesinin sosyal değerler ve inançlar arasında taraf tutması, taraf olması, toplumsal istikrarı ciddi biçimde tehdit eder.

Bu taraf tutma bir de hakikate kendisinin vakıf olduğu inancına dayanıyorsa "haklılık" başkaları üzerinde tam bir dayatmaya dönüşebilir.

Hakikat ve hakkın kesiştiği noktada otoritenin benimsediği hakikati kabul etmeyenlerin hakkı da olmaz. Hak ancak merkezi otoritenin hakikatini benimseyenlere tanınır.

Bu hukuki, yani herkes için genel geçer bir olanak değildir. Bir lütuftur. Kabule ve itaate bağlı bir olanak...
Oysa bir toplum doğası gereği çoğuldur.

İçinde çeşitli inanç, soy, gelenek ve düşünce tarzları taşıyan kümeler vardır. Yani, her birinin hakikatleri farklıdır. Onları bir arada tutan (tutması gereken), tümünü kapsayan ve eşitleyen hukuk, birlikte oluşturacakları siyaset ve işbirliği yapacakları ekonomidir.

Bu süreçlerin başlıca kurumları anayasa, parlamento ve piyasadır. Diğer her şey toplumsal çeşitliliği yansıtır.

Yansıtmalıdır çünkü bu insanların ve toplumsal kümelerin kendi özgünlüklerini koruyup sürdürebilmeleri, toplu yaşama gönüllü biçimde katılmaları için elzemdir.

Özne olma hakkı

Ya kendisinin özelliklerini asli, en iyisi ve onları benimsemiş olmayı tek gerçek olarak kabul eden kişi, grup veya otorite, diğerlerine "kendisi olma hakkı" tanımazsa?

Kendisi olamayan, yani kimliği reddedilen kişi ve gruplar sosyal bir varlık olma hakkını kaybederler. Onlar artık bedensel varlıklardır, sosyal değil. Bedensel varlıklar birer özne değil nesnedir. Kendi adlarına siyaset yapamazlar.

Üzerlerine siyaset yapılır; siyasetin ancak nesnesi olabilirler. Yok sayılırlar, aşağılanırlar çünkü teke indirgenen hakikate sahip değillerdir. Oysa onların da hakikati (değerleri) vardır ama onlar resmi olarak onaylanmadıkları için kabul görmezler.

Böyle bir toplumda resmi hakikat sadece TEKleşmez; KUTSALlaşır da. Her şey o kutsala göre ölçülür biçilir. Ama sosyal hayat birçok ihtiyacın yönlendirdiği ve birçok faaliyet alanının bulunduğu karmaşık bir süreçtir.

Gündelik her şey KUTSAL olana (veya resmi hakikate) göre yönetilmeye başlanırsa hem doğruların bulunmasında hem ihtiyaçların karşılanmasında sorunlar yaşanır. Bunlar yorum ve yöntem sorunlarıdır.

Yorumları ve hizmeti kutsal varlıklar değil insanlar, özellikle iktidardaki insanlar yapacaktır. İnsani olan her yorum ve eylem hataya açıktır.

Üstelik değişim her şeyi bir süre sonra radikal bir biçimde değişmeye zorlayacaktır.

O nedenle TEK hakikat üzerinden yönetilen bir kamu politikası yerine toplumun çoğulluğundan hareket eden çoğulcu, uzlaşmacı ve birçok hakikatin hukuksal eşitlik, siyasal paydaşlık ve ekonomik ortaklık temelinde bağdaştırıldığı bir demokraside buluşulsa daha huzurlu bir toplum olmaz mıyız?

Çünkü siyasetin aradığı TEKlik, toplumsal ÇOĞULluk ile pek bağdaşmıyor.