29 Mayıs Osmanlı güçlerinin Konstantinopolis'i fethedişinin 559'uncu yılıydı.

Bugünü çeşitli kutlamalarla andık. Hatırlıyorum yıllarca önce İstanbul Valiliği "Konstantiniye" adlı bir dergi çıkararak kent haberlerini duyurmak isteyen bir gruba bu adın yabancı olduğunu, burasının İstanbul ve Türk olduğunu bildirerek derginin yayımlanmasını yasaklamıştı.

"Ne var bunda" denebilir. İki şey var: 1- Bu kentin asıl adı, onu yeniden inşa eden ve Doğu Roma'nın başkenti yapan imparatorun adından geliyor: Konstantinopolis. Kimi Osmanlı kaynaklarında (Arapça'dan) Konstantiniye olarak geçer. Neden mirasçısı olduğumuz bu geçmiş kültürlere ve onların ürünlerine (içinde yaşayıp yüzyıllarca başkent yaptığımız şehir dahil) bu kadar yabancı davranıyoruz?

İleri sürülen gerekçeler hiç inandırıcı değil: Eğer biz kentin geçmişine atıf yaparsak Yunanlılar hak iddia ederler. Tuhaf; biz Atatürk'ün doğduğu Selanik üzerinde hak iddia edemiyorsak onlar da İstanbul üzerinde hak iddia edemezler. Ama gelip tarihi-kültürel izlerini sürerler, öğrenirler ve zevk alırlar; tıpkı bizim Atatürk'ün evini veya Osmanlı'nın geride bıraktığı eserleri başka ülkelerde ziyaret ettiğimiz gibi.

İstanbul

Artık şu tarihimizi veya bizim toprak, kent ve halkıyla devir aldığımız tarihi bir öğrensek. Biz o tarihin mirasçısı ve devamıyız. Ama galiba sorun burada, biz bu gerçeği kabul etmiyoruz. İllaki bizim olsun istiyoruz. Ne var ki Anadolu'nun kat kat tarihinin sadece bir kısmı bizim. Diğerleri bizden öncekilerin veya bu topraklardan sürmeden önce hayatı paylaştıklarımızın.

Örneğin İstanbul adı da öyle iddia edildiği gibi İslam Bol, Anadolu ise ana ve dolu kelimelerinden oluşmuyor. İstanbul, "polis" yani kent çevresinde oturan köylülerin Konstantipolis yerine kısaltılmış olan 'stin polis' kelimesinden türetilmiştir. Kent, Osmanlılar tarafından "ist'mbol" olarak çağrılırdı. Sonradan İstanbul adında karar kılındı. Yani İstanbul, çok kültürlü ve iki bin yıllık bir ad. Ama biz onu Türkçe sanarak kentin başka isimlerine karşı koruruz.

Anadolu, bu bölgeye (ön Asya'ya) sonradan gelen Yunanlılar'ın verdiği bir isimdir. Anatole ya da anatoli Yunanca "doğu" anlamına geliyor. Yunanca'da 'ana' yukarı demek. Burası Yunanlılar için "anatelein" yani güneşin doğduğu veya yükseldiği (yukarı kalktığı) yer; güneşin doğduğu ülke; yani doğu.

Bu tarihi bilmenin ve benimsemenin ne sakıncası var? Bu ülke tarih boyunca pek çok kavme vatanlık yapmış, üzerinde pek çok dil konuşulmuş, yerleşme yeri kurulmuş, pek çok dine ev sahipliği yapmış. Bunları kabul edersek milliyetimizden veya dinimizden mi çıkacağız ya da asıl sahipleri gelip elimizden mi alacaklar? Şükürler olsun ki onlar artık yok ama nedense korkusu içimizde var.

Eğer varsa, demek ki biz hâlâ buraları sahiplenememişiz. En azından bu duyguyla yaşıyoruz. Öyle olmasa her sene ala-u vala ile fetih kutlamaları yapar mıyız? Her sene kendimize "Burası artık bizim, kanımızla canımızla aldık" diyoruz. Dünya aleme de "Biz aslında buralı değiliz, sonradan geldik" izlenimi veriyoruz. Neden? Bu şehri biz kurmadığımız, adını biz koymadığımız için mi? Otomobili de biz yapmadık ve adını koymadık. Ceket-pantolonu da biz icat etmedik; şimdi satın alıyoruz ve alıp kullanmaya başladıktan sonra bizim oluyor. Yapanlar sahip çıkmıyor.

Artık biraz rahatlasak ve huzur bulsak. Her sene İstanbul'u almaya gerek yok, yapmamız gereken onu korumak, geliştirmek ve örnek bir kent haline getirmek.

Aya Sofya

Bir de Aya Sofya (Hagia Sofia), yani azize Sofia adına inşa edilmiş bir Bizans şaheseri var. 8. insanlık harikası olarak da nitelendiriliyor. Bizim kıvanç ve gurur duyduğumuz mabetlerden 1000 (evet bin) yıl önce yapılmış. İmparator Justinianus tarafından 532-537 tarihleri arasında inşa ettirilmiş. 916 yıl kilise olarak kullanılmış, 1453'ten sonra camiye çevrilerek 1935 yılına kadar 482 yıl da cami olarak hizmet vermiş muhteşem bir yapı. 1935 yılında Atatürk'ün direktifi ve Bakanlar Kurulu kararı ile Ayasofya bir insanlık kültür mirası olarak müzeye dönüştürülerek ziyarete açılmış.

Şimdi bir akım var: Ayasofya tekrar namaz kılınacak hale gelsin. Tamam gelsin. Ama şu iki soruya yanıt verelim ki inandırıcı olalım: Bir Hristiyan azizesinin adı bir camiye uyuyor mu? Yoksa bu bir "bizim olsun, kim yapmışsa, kime ithafen yapılmış olursa olsun biz saymayız, bizim inancımız ve isteğimiz önceliklidir" inadı mı? Önemli olan Allah'a adanmış böylesi muhteşem bir anıta sahip olmak değil mi? Onu önemseyeceğimize, tarihsel ve mimari ihtişamını yücelteceğimize illa ki ibadet etmekte ısrar bizi daha mı iyi Müslüman yapacak? İslam'da belirli bir ibadet yerinden çok gök kubbenin altında her yer ibadet etmek için aynı önemde değil mi?