Ergenekon davasında ilk iddianame yayımlandığında hem çok sevinmiştik hem biraz endişelenmiştik. Sevinmiştik çünkü nihayet devlet içinde ve çeperinde yuvalanmış suç oluşumlarına, asker-sivil ayrımı gözetmeden müdahale ediliyordu. Bir yıl önce ‘darbe günlükleri’ni yayımlayan Nokta dergisini kapattıran gücün bir kolu, şimdi yargıya hesap verme durumundaydı. Türkiye’nin kanlı, baskılı, tehditli, kriminal yakın tarihinin sorumlularının cezalandırılması kapısı açılmıştı.
İddianameler yayımlandığı zaman sevincimize kaygı ilave oldu. Son derece uzun, içinde ilgili ilgisiz bilgi ve delillerin yer aldığı bu iddianame, isnat edilen suçun somut delillerini göstermekle yetinmiyordu. Bunun çok ötesine giderek, bir siyasal zihniyetin temsilcisi bazı kişileri teşhir etmeyi, itibarsızlaştırmayı hedefliyordu. Ama gene de atılan adım demokratikleşme açısından son derece önemliydi.
‘Muhalif olma’ suçu
Bunun ardından dalga dalga yeni tutuklamalar geldi. İddiaların kapsama alanı hep genişledi. Demokratik bir toplumda ceza yargısı alanına girmesi gereken suçlarla ‘muhalif olma’ suçları birbirine karışmaya başladı.
İlk büyük kırılma noktası, 2009’da Türkân Saylan ve ÇYDD yöneticilerine de ‘Ergenekon terör örgütüne üye olma’ suçlamasının yöneltilmesi oldu. Saylan, hayır işi gibi gözüken çalışmalarda darbecilerle aynı arka plana sahip olduğu suçlamasına maruz kaldı. ‘Burs verme adı altında çağdaş çocuk yaratma projesi’ suçu ihdas edildi. ÇYDD’nin asıl misyonunun toplumu laik olmayanların olası egemenliğinden korumak ve laik hegemonyayı genişletmek olduğu ifade edildi. Artık açık biçimde siyasal muhalifini hedef alan bir sindirme davası, ilk Ergenekon davasının yanında devreye girmişti.
Bu sindirme operasyonu Hanefi Avcı’nın tutuklanmasıyla yeni bir mecraya girdi. Bu kez polis içindeki bazı çevrelerin yönlendirdiği izlenimi veren bir susturma operasyonu başladı. İtibarsızlaşma efekti olarak eski Kurtuluş çevresi kullanıldı.
Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanmaları bunun bir sonraki adımıdır. Polis içindeki yapılanmaya yönelik eleştirileri susturmak için Ergenekon’a karşı mücadele yürütme bahanesi bir zırh olarak artık açıkça kullanılıyor. Ergenekon davası işte tam bu noktada makas değiştiriyor.
Bu vesileyle yeni bir suç tanımının da ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz: ‘Darbeye psikolojik ortam hazırlamak’ suçu. Totaliter yapılara özgü suçlamaları çağrıştıran bir suç bu. Darbeye katılma özel kastının savcılık tarafından ispat edilmesine dayanmıyor. Darbe fikrine sempati duyulduğu yönünde oluşan bir kanaati veya açık bir sempati ifadesini terör örgütüne üyelikten yargılanmak için yeterli görüyor.
Kapsamda aşırı genişleme
Bugün terör örgütü üyeliği veya çete üyeliği iddialarının kapsamının aşırı biçimde genişletilmesinin vahim sonuçlarını görüyoruz. Bu şekilde kapsamı son derece genişleyen Ergenekon davaları, ivedilikle cezalandırılması asıl gereken, darbe planları yapmış, silahlı şiddeti örgütlemiş, cinayet işlemiş veya bunu azmettirmiş, silah depolamış, yasadışı eylemlerde bulunmuş kişilerin de gölgede kalmasına yol açıyor. Mağduru oynamalarına izin veriyor. Ergenekon davaları başka bir hesaba kurban ediliyor endişesi, eski sevincimizin yerini almış durumda.
Bütün bunların sonuçta hesabı siyasal iktidardan sorulur. Savcı, hâkim, polis kamuoyunun muhatabı değildir. Yargının ve polisin yaptıklarının siyasal sorumluları İçişleri ve Adalet bakanlarıdır. Bütün demokratik rejimlerde bu asli bir ilkedir. Sadece bakanlar değil, sorumluluk ortaklığı çerçevesinde hükümetin başı da siyasal olarak sorumludur.
“Yargı bağımsız” deyip boyun bükerek hükümet olunmaz. Polisin hazırlık fezlekesinin esas olduğu, savcıların daha çok kayıt memuru gibi çalıştıkları izlenimi güçlendiği ölçüde, İçişleri Bakanı’na dönüp, “Polis de mi bağımsız” diye sormak, bugün kaçınılmazdır.
Başbakan “Faturayı bize çıkartamazsınız” diye huzursuzlanıyorsa eninde sonunda bu faturanın kendi önüne konacağını gayet iyi biliyor demektir.