Sıradan bir yurttaş olarak yirmi yıl önce yazmaya başladığım “üç kutuplu Türkiye” tehlikesi, ne yazık ki gerçek oldu. Kutuplaşma, duygusal olarak ayrılma, ötekileştirme vs. gibi moda sözlere bakıyorum. Eskiden bu kavramlar bizim yazılarda bol bol kullanılırdı ama pek önemsenmezdi. Çünkü bu topraklarda genel olarak geleceğe dönük tahminlere ve düşüncelere aldıran yoktur.

Ne yazık ki aldırmaya aldırmaya kutuplaşmanın en keskin biçimine geldik.

Bu durumu televizyonlardaki tartışma programlarından bile anlamak mümkün. Herkesin birbirine bağırdığı bu programlarda, egoların öne çıktığı sanılıyor.

Ben buna katılmıyorum; egolar ortaya çıkmıyor.

Ortaya çıkan şey; egonun daha da altında yer alan “id”; yani ilkel benlik. (Bildiğiniz gibi Sigmund Freud id, ego ve süper ego tanımlamaları yapar. İd, en altta yer alan ve içgüdülerin yönettiği alt basamaktır.)

Birbirine bağırırken tartışmacıların dişleri öylesine ön plana çıkıyor ki birazdan birinin ötekinin gırtlağını ısırarak kan fışkırtacağı duygusuna kapılıyorsunuz.

Dehşet verici bir durum.

Oysa oradaki insanların ortak noktaları pek çok: Hepsi aynı ülkenin insanı. Aileleri, kültürleri, yaşamları, eğitimleri, eğlence anlayışları birbirine benziyor. Aynı futbol takımlarını tutuyorlar, aynı dizileri izliyorlar, aynı şarkıları dinliyorlar, aynı yemekleri yiyorlar.

Biri Kanadalı, biri Sri Lanka’lı değil ki bu insanların.

Üstelik meslektaşlar da. Konuşanlar ya gazeteci ya siyasetçi.

O zaman, bunca ortak noktaya rağmen nedir bu öfke, nedir bu ilkel benlik şahlanışı, nedir bu şiddet?

***


Niyetim tartışma programlarını eleştirmek değil, bunu gösterge olarak alıp ülkedeki nefret ortamına dikkat çekmek.

Eğer meslektaşlar arasında bile şiddet ortamı bu kadar yükselmişse, halkın derinliklerinde, Türk-Kürt, Alevi-Sünni eksenlerinde neler olduğunu tahmin edin.

Türkiye bu gerilimi, bu nefreti, bu kamplaşmayı uzun süre taşıyamaz. Bakarsınız bir yerden patlayıverir. O zaman da herkes altında kalır.

Din, laiklik ve Kürt kimliği kutuplarında milyonlarca insan var. Bu milyonlar birbirini yok edemeyeceğine göre, ister istemez birlikte yaşanacak.

Bu yaşamı, tek bir sözcüğü hatırlayarak ya da unutarak cennete ya da cehenneme çevirmek elimizde.

O altın sözcük; uzlaşma.

Dikkat ederseniz hoşgörü vs. gibi anlamsız kavramlar kullanmıyorum sadece uzlaşma diyorum.

Artık tek dileğim bu çünkü ufuktaki tehlikeyi görüyorum.

KÖŞE YAZARLIĞI

Bundan önceki yazım köşe yazarlığıyla ilgiliydi. Tam da o günlerde Hürriyet Washington Temsilcisi Tolga Tanış’ın New York Times (NYT) yazarı David Brooks‘la yaptığı röportaj yayınlandı. Bu yazıda NYT ile Türk basını arasındaki farklar sıralanmış. Cengiz Semercioğlu da oradan aktarmış.

Farklar şöyle:

1. NYT’de her köşe yazısında bir görüşme, bir araştırma, bir kitap referansı olur. Türkiye’de hâlâ beğendim/beğenmedim yazıları yazılıyor.

2. NYT hiçbir köşe yazarına haftada iki kereden fazla yazı yazdırmaz. Türkiye’de gündemden düşerler korkusuyla yedi gün yazıyorlar.

3. NYT’de hiçbir NYT yazarıyla adını vererek polemiğe giremezsiniz. Türkiye’de itibar önemli değil; polemiğe girince popüler olduklarına inanıyorlar.

Bu maddeleri okuyunca ‘iyi ki bunlar yayınlandı!’ dedim.

Gerçi, evrensel ölçülere sadık kaldıkça, Türkiye’nin kurallarıyla çelişiyorsunuz ama olsun; tersi olacağına bari böyle bir çelişki yaşayalım.

Nasıl olsa hayat, Türk basınını da olgunlaştıracak. Ama şu sırada gerçekten çok rahatsız edici durumda.