Salı günkü yazımda milletin, milli sınırlar içinde yaşayan tüm toplulukları içermeyecek gibi tanımlanması durumunda önünde sonunda, hatta daha işin başında kavga çıkacağını belirtmiştim.

Bunun sonucunda üç şey olduğunu/olacağını ekleyeyim:

1- Herkesin resmi kimliğe uyması için büyük bir baskı sürecinin başlayacağı; uymayanların sürüleceği (bilirsiniz tehcir veya zorunlu göç) veya baş eğdirileceği.

2- Söz konusu baskı ve dönüştürme işlevini yerine getirmesi için devletin bir hizmet kurumu olmaktan çok "büyük birader"e dönüşmesi; sorumluluktan ve şeffaflıktan uzak bir zor aygıtı (makinesi) haline gelmesi.

3- Bu koşullarda demokrasinin ancak şekli bir niteliğe bürünmesi; hukuk, siyaset ve toplumsal değerlerin uzlaştırıcı ve birlik ruhu üreten değil itaat, benzerlik (sürü psikolojisi) ve zorlayıcılık karakteri taşıması.

Biz cumhuriyet yönetimini ve uygulamalarını eleştiriyoruz ama hepimiz onun eğitim sisteminden geçtik.

Onun öğretilerini talim ettik, terbiyesiyle yetiştik. Milli Eğitim Bakanlığı'nın müfredat (ders içeriği) hazırlayan dairesinin adının "talim ve terbiye" gibi militarist bir ad (ve ruh) taşıması tesadüf değildir.

Bugüne kadar değiştirilmemiş olması hiç değildir. İktidara gelen kadroların dindar, milli, solcu, Atatürkçü, militer (ara rejimler) olması bu gerçeği hiç değiştirmemiştir.

Hepimiz çeşitli dozlarda ama mutlaka toplumun yukarıdan ve "bizim" (biz kimsek) değer ve görüşlerimize göre yönetilmesine inanırız.

Hepimiz toplumu yekpare ve benzer bireylerden olan bir kitle olarak görürüz. Ve hepimiz, direniş karşısında zor kullanmaktan kaçınmayız.

Bunlar aynı zamanda Türk yönetim sisteminin de temel özellikleridir. Bir de bütün yaptıklarımızı toplumun/milletin yararına yaptığımıza inandığımız için itirazı hıyanet, direnişi ihanet olarak damgalar, sürekli iç düşman ve onun dış işbirlikçilerinin tehdidi psikozuyla yaşarız.

Bu durum bizi bir türlü normalleşemeyen, barışamayan, teyakkuz halinde elde silah hazır bekleyen militarist bir toplum haline getirdi.

Siyaset, birlikte yaşamanın şartlarını müzakere edip, varılan uzlaşmayı yasalaştırmak olarak değil, kendi (kısmi görüşümüzü) diğerlerine dayatıp kabul ettirmek çabası olarak şekillendi.

Bu uğurda toplu enerjimizi ve kaynaklarımızı tükettik, tüketiyoruz.

Hangi ülkenin siyaset dilinde siyasetçinin "bir bayramlık, bir de idamlık giysisi olmalıdır" deyişi vardır? Padişahlıkların ve zamane diktatörlüklerinin.

Çünkü her ikisinde de bireysel irade, toplumsal tercih yoktur. Bunları dillendirenler için hayati tehlike söz konusudur.

Yasasında "demokrasinin vazgeçilmez unsurları" yazan siyasi partilerimizin birbirleri ile ilişkilerine bakın. Aynı ülkenin ve ülkünün teşkilatları gibi davranıyorlar ve konuşuyorlar mı?

Bu kadar çok "öteki"nin, yani dışlanan ve kuşku duyulan grubun bir arada olduğu yerden birlik ve demokrasi türetmek kolay değil.

Tam parlamenter sistemi halka mal edecek bir sivil anayasa yapacağız derken oyun bozuldu ve "başkanlık sistemi" tartışması ortaya atıldı.

Bir anayasa yapılsa bile bu yine çoğulcu irade ürünü olmayacak çoğunluk tercihi olacak.

Sürekli kavga ve işbirliği noksanlığı siyasi gruplar arasındaki ilişkiyi asgari düzeyde tutuyor, sivil toplumun örgütlü gücünün siyasete ağırlığını koymasını engelliyor.

Ortak siyaset üretemeyen toplum ve toplumsal örgütlerden geriye tek etkili organ devlet kalıyor.

O nedenle kim hangi ad altında ve ideolojiyle siyasete girerse girsin hepsinin tek amacı devleti ele geçirip toplumu onun aracılığıyla denetlemek ve yönetmek.

Bu da siyasetin (toplumsal pazarlığın ve uzlaşmanın) alanını daraltıyor, iktidarları tüm topluma hesap vermek zahmetinden kurtarıyor.

Eh devlet herkesin devleti olduğuna göre, ona biat etmek meşru bir yönetim talebi oluyor. Bütün bunlar demokrasinin çocukluk hastalıkları. Bir gün elbet geçecek.