Başbakan Yardımcısı Ali Babacan az konuşan, çok çalışan, "teknokrat" diye nitelendirilebilecek genç bir siyasetçi.

Onu sözüyle (polemikleriyle) değil, işi ile tanıyoruz. Konuştuğu zaman da güncel siyasi konuların şehvetine kapılmıyor; sisteme ilişkin şeyler söylemeye özen gösteriyor. Geçen gün Müstakil Sanayici ve İş Adamları Derneği'nin iftar yemeğinde çok önemli tespitlerde bulunmuş. Bunlar sadece mensubu bulunduğu hükümet ve iktidar partisi değil tüm siyasetçilerin içselleştirmesi gereken değerlendirmeler.

Özetle Babacan, "Türkiye'nin gelişmiş bir ekonomi, ileri bir demokrasi olması için gerçek bir hukuk devletine sahip olması gerektiğini" söylemiş. "Türkiye'nin 2010 yılında %9,2; 2011'de %8'lik bir büyüme yakaladığını... Türkiye'de bu dönemde gelir dağılımının da düzeldiğini" belirtmiş... Bunu da demokrasi ve hukuk reformlarına bağlamış. "Artık 2 doların altında günlük geliri olan vatandaş kalmadığını, 4 doların altında günlük geliri olan vatandaş oranının 2002'de %30'ken bugün %3,6'ya gerilediğini" söylemiş... "2002'den bu yana reel anlamda satın alma gücünde ciddi artışlar görüldüğünü" belirttikten sonra, "Bundan sonrasına çok dikkat etmemiz gerekiyor" demiş.

Babacan, "Türkiye'nin gelişmiş bir ekonomi, ileri bir demokrasi olması için, gerçek bir hukuk devleti olması, iyi işleyen bir yargı sistemine sahip olması gerektiğine" vurgu yaptıktan sonra "aksi halde bunların gerçekleşmeyeceğini" söylemiş. Sonra da Türkiye ekonomisinin zayıf topuğuna işaret etmiş: "Tasarruf oranları az. Kazanmadan harcıyoruz. Kendi tasarruflarımız yetmiyor. Yabancıların tasarruflarıyla ülke ekonomisini büyütmeye çalışıyoruz... Türkiye'de hane halkının %45'i gelirinden daha fazla harcıyor." (Taraf, 28-7-2012, s.7.)

Sistemin önemi

Öncelikle Babacan'ı kutlamak gerekir; isabetli tespitleri ve mevkiinin gerektirdiği dürüstlüğü için. Bu nitelikler ne yazık ki nadir bulunuyor siyasette. Demokrasi ve hukuk devleti normları olmadan müreffeh bir toplum olunamayacağı vurgusu çok önemli. Demokrasi eşitlik, özgürlük ve katılım demek. Toplumları güdükleştiren, bireyleri/yurttaşları engelleyen yasaklar demokrasilerde olmaz. Yasakçı rejimler sadece yurttaşların günlük hayata katılımına binbir engel çıkarmazlar, ekonomik girişim özgürlüğünü de engellerler. Bireylerin zenginleşmesi, onların güçlenmesine ve yasakçı sisteme karşı çıkmalarına neden olur. Yasaklar ve yöneticilerin ayrıcalıkları sorgulanır.

Diğer yandan otoriter/yasakçı rejimler şeffaf ve hesap vermezler. Karar, tercih ve uygulamaları için hesap vermeyen tüm yönetimler büyük oranlı yolsuzluğu ve verimsizliği saklarlar. Hukuk devleti bu nedenle önemlidir. Hukuk devletinde yasaları yapanlar onların ardına saklanarak korunamazlar. Yasalar herkes için geçerlidir. Herkese eşit oranda hak, sorumluluk ve yükümlülük (buna hesap verme de dahildir) ve adalet sağlanır. En azından demokrasilerin hedefleri bunlardır ve halkın siyasete katılımı bu amaçladır.

Kültürün önemi

Biz Osmanlı'dan beri iki yanlışı sürdüre gelmişizdir:

1- Batı'nın ilmini, fennini (teknolojisini) alalım, kültürünü dışarıda bırakalım. Oysa imrendiğimiz ve özümsemek istediğimiz ilim ve fen, üretim ve düşüncede özgürlük, buluş (icat) ve yenileşmeyi teşvik eden bir kültürel ortamdan doğmuştur. Aynı şartları sağlamadan ne ilim ne de teknoloji üreten toplum olunabilir. Nitekim olamadık.

2- Hikmet-i hükümet fikri; "taç giyen baş akıllanır"dan başlayan ve "kuvvetli, dirayetli bir babayiğit gelse de devleti bir güzel idare etse, milletin tüm sorunlarını çözse" beklentisinde somutlaşan bir teslimiyetçi, kolaycı (siyaseti yönetime indirgeyen) anlayış.

Her seferinde hüsranla biten bu beklenti, insanların iradelerini bir "lidere" devrettikleri, demokratik sorumluluklarından kaçtıkları, eleştiri haklarını askıya aldıkları umutlu bir dönemden sonra Sayın Babacan'ın işaret ettiği şartların yerine getirilmemesi nedeniyle düş kırıklığıyla son bulur.

Babacan iktidar partisine ne yapması gerektiğini söylüyor, muhalefete de ideolojik değil gerçekçi önerilerle nasıl etkili ve ikna edici bir muhalefet yapılacağını. Umarım anlaşılıyordur.