Kendisi görünmeyen ama etkileri toplumu şekillendirecek, olaylara yön verecek derecede etkili olan yapılar, kadrolar söz konusu olan. "Derin" olan şeyin iki özelliği var:
1- Yasa dışı davranmaktan hiç çekinmiyor ve yasaların ötesinde hareket etmeyi hak olarak görüyor.
2- Resmi kurum ve kadrolarla bağlantılı. İşte zurnanın zırt dediği yer de burası. Tanımı gereği yasal (anayasal) olan ve uygulamalarıyla tüm toplumun yasalara uyumunu sağlaması gereken devlet nasıl oluyor da yasa dışı yapılar ve eylemlerin kaynağı haline geliyor?
Bu soruyu başka bir soruyla yanıtlayayım: Evrensel insani ve hukuki ölçülerin kılavuzluğunda yurttaşlarına dünya ile birlikte gelişme, temel haklar, özgürlük ve refah sunmayı ana gayesi olarak görmeyen bir devlet teşkilatından ne beklenir? Önce kendi varlığını sürdürmek. İkinci olarak devlette toplanmış olan bütün yetkilerin fire vermeden kıskançça korunması ve sivil aktörlerin eline geçmesini önlemek. Yani, toplumun güçlenmesinin ve demokrasinin mümkün olduğunca önünü kesmek.
Nerede hata yapıldı?
Cumhuriyet tarihimiz sanki bu iki varsayımın kanıtlanması için yazılmış bir tez gibi. Bilanço şöyle: a) Toplumca benimsenmiş ilkelere göre değil de merkezi otoritenin ve onu kullananların iradelerinin belirlediği bir siyaset ve hukuk düzeni doğmuş. b) Toplum, tarihi ve kültürel çeşitliliği içinde değil, yapay siyasal bir kurgu olarak görülmüş ve öyle yönetilmeye çalışılmış. c) Topluma hizmet etmekten çok, onu gütmek ve egemen olmak refleksiyle hareket edilmiş. d) Egemenliği esas alan yönetim anlayışı sorumsuzluk ve hesap vermezlik alışkanları geliştirilmiş. e) Tüm asayiş ve güvenlik teşkilatlanması, "iç düşman" tasavvuru üzerine kurulmuş ve devlet hep toplumun bir kesimiyle kavgalı olmuş. f) Kurucu ve yöneten ideolojinin "milliyetçilik" olması, milliyetçiliğin etnik saflığa (Türk anadan doğma, Türk babadan olma, Türk oğlu Türk ve Sünni Müslüman kimliğine) indirgenmesi nedeniyle sürekli seyreltilen ve saflaştırılmaya çalışılan bir toplumda istikrar ve dayanışma aranması sonuç getirmemiş. g) "Güçlü devlet", "yukarıdan devrim" iddiaları kuvvetler ayrılığına hiç izin vermemiş ve rejim dengelere kavuşamamış, yargı da devleti tahkim etmekte ısrar edince ne hukuk devleti ne de gelişmiş bir demokrasi oluşabilmiş.
Bu açmazdan nasıl kurtulacağız? O kadar kendi içimizde bölünmüş ve ortak paydalardan yoksun bulunuyoruz ki yeni bir anayasanın hangi esaslar üzerinde inşa edileceği konusunda mutabık olmadığımız için endişe duyuyoruz. Bu da süreci yavaşlatıyor, hevesleri kırıyor.
Ne değişmeli?
Artık çok kaniyim: Biz iki sorunu kalbimizde ve kafamızda çözmezsek ne gerçek anlamda kurabildiğimiz ulusal bütünlüğümüzü koruyabileceğiz ne de eşitlik ve çoğulculuk konusunda ortak bir zemin üzerinde çağdaş bir demokrasi inşa edebileceğiz.
1- Devlete tapan; siyaseti, yurttaşları toparlayıp devletin koruması ve kollaması karşılığında ona tabi kılmak olan gören zihniyetten arındırabilecek miyiz? Bunu yapmazsak kontrolsüz gücüyle devlet tek siyasal aktör, hesapsız ve sorumsuz davranan "görevlilerin" kalesi haline geliyor. Devlet kirlendikçe toplumu kirletiyor. Siyaset, devleti değil toplumu (bireyleri) güçlendirmek olarak şekillenmedikçe Türkiye'de hukukun üstünlüğü kadar demokrasi de gelişmeyecek.
2- Yurttaşlığı ve millet tanımını, "vatan" dediğimiz ortak mülkün paydaşlığı ve devlet dediğimiz siyasal-hukuksal kurumun eşit üyeliği esasında yeniden tanımlayabilecek miyiz? Doğrusu bilmiyorum. Çünkü yapılan tutum araştırmaları; Kürtler'e, Aleviler'e ve gayrimüslimlere; laik-kentlilerin de muhafazakâr-dindarlara karşı derin kuşkuları olduğunu gösteriyor. Zihnen ve ruhen bu ülkenin böylesine bölünmüş olması bir tesadüf değil. İşleyen devlet sisteminin kendisini var etme biçimi olarak bu kadar nefret ve kuşku ekildi. Şimdi bunun zehirli hasadını biçiyoruz. Bu hasadı yakmak ve yeni yeni tohumlar atmak gerekiyor. Ne yazık ki bu da zaman alacak. Ama yanlışın farkında olmak bile bir kazançtır.
1- Yasa dışı davranmaktan hiç çekinmiyor ve yasaların ötesinde hareket etmeyi hak olarak görüyor.
2- Resmi kurum ve kadrolarla bağlantılı. İşte zurnanın zırt dediği yer de burası. Tanımı gereği yasal (anayasal) olan ve uygulamalarıyla tüm toplumun yasalara uyumunu sağlaması gereken devlet nasıl oluyor da yasa dışı yapılar ve eylemlerin kaynağı haline geliyor?
Bu soruyu başka bir soruyla yanıtlayayım: Evrensel insani ve hukuki ölçülerin kılavuzluğunda yurttaşlarına dünya ile birlikte gelişme, temel haklar, özgürlük ve refah sunmayı ana gayesi olarak görmeyen bir devlet teşkilatından ne beklenir? Önce kendi varlığını sürdürmek. İkinci olarak devlette toplanmış olan bütün yetkilerin fire vermeden kıskançça korunması ve sivil aktörlerin eline geçmesini önlemek. Yani, toplumun güçlenmesinin ve demokrasinin mümkün olduğunca önünü kesmek.
Nerede hata yapıldı?
Cumhuriyet tarihimiz sanki bu iki varsayımın kanıtlanması için yazılmış bir tez gibi. Bilanço şöyle: a) Toplumca benimsenmiş ilkelere göre değil de merkezi otoritenin ve onu kullananların iradelerinin belirlediği bir siyaset ve hukuk düzeni doğmuş. b) Toplum, tarihi ve kültürel çeşitliliği içinde değil, yapay siyasal bir kurgu olarak görülmüş ve öyle yönetilmeye çalışılmış. c) Topluma hizmet etmekten çok, onu gütmek ve egemen olmak refleksiyle hareket edilmiş. d) Egemenliği esas alan yönetim anlayışı sorumsuzluk ve hesap vermezlik alışkanları geliştirilmiş. e) Tüm asayiş ve güvenlik teşkilatlanması, "iç düşman" tasavvuru üzerine kurulmuş ve devlet hep toplumun bir kesimiyle kavgalı olmuş. f) Kurucu ve yöneten ideolojinin "milliyetçilik" olması, milliyetçiliğin etnik saflığa (Türk anadan doğma, Türk babadan olma, Türk oğlu Türk ve Sünni Müslüman kimliğine) indirgenmesi nedeniyle sürekli seyreltilen ve saflaştırılmaya çalışılan bir toplumda istikrar ve dayanışma aranması sonuç getirmemiş. g) "Güçlü devlet", "yukarıdan devrim" iddiaları kuvvetler ayrılığına hiç izin vermemiş ve rejim dengelere kavuşamamış, yargı da devleti tahkim etmekte ısrar edince ne hukuk devleti ne de gelişmiş bir demokrasi oluşabilmiş.
Bu açmazdan nasıl kurtulacağız? O kadar kendi içimizde bölünmüş ve ortak paydalardan yoksun bulunuyoruz ki yeni bir anayasanın hangi esaslar üzerinde inşa edileceği konusunda mutabık olmadığımız için endişe duyuyoruz. Bu da süreci yavaşlatıyor, hevesleri kırıyor.
Ne değişmeli?
Artık çok kaniyim: Biz iki sorunu kalbimizde ve kafamızda çözmezsek ne gerçek anlamda kurabildiğimiz ulusal bütünlüğümüzü koruyabileceğiz ne de eşitlik ve çoğulculuk konusunda ortak bir zemin üzerinde çağdaş bir demokrasi inşa edebileceğiz.
1- Devlete tapan; siyaseti, yurttaşları toparlayıp devletin koruması ve kollaması karşılığında ona tabi kılmak olan gören zihniyetten arındırabilecek miyiz? Bunu yapmazsak kontrolsüz gücüyle devlet tek siyasal aktör, hesapsız ve sorumsuz davranan "görevlilerin" kalesi haline geliyor. Devlet kirlendikçe toplumu kirletiyor. Siyaset, devleti değil toplumu (bireyleri) güçlendirmek olarak şekillenmedikçe Türkiye'de hukukun üstünlüğü kadar demokrasi de gelişmeyecek.
2- Yurttaşlığı ve millet tanımını, "vatan" dediğimiz ortak mülkün paydaşlığı ve devlet dediğimiz siyasal-hukuksal kurumun eşit üyeliği esasında yeniden tanımlayabilecek miyiz? Doğrusu bilmiyorum. Çünkü yapılan tutum araştırmaları; Kürtler'e, Aleviler'e ve gayrimüslimlere; laik-kentlilerin de muhafazakâr-dindarlara karşı derin kuşkuları olduğunu gösteriyor. Zihnen ve ruhen bu ülkenin böylesine bölünmüş olması bir tesadüf değil. İşleyen devlet sisteminin kendisini var etme biçimi olarak bu kadar nefret ve kuşku ekildi. Şimdi bunun zehirli hasadını biçiyoruz. Bu hasadı yakmak ve yeni yeni tohumlar atmak gerekiyor. Ne yazık ki bu da zaman alacak. Ama yanlışın farkında olmak bile bir kazançtır.