Çöküşe geçen iktidar vahşeti yine emekçi bayramını cehenneme çevirmeyi becerdi. Yüzlerce insan gözaltına alındı. Taksim’i ve Taksim’e çıkan yolları halka kapatan iktidar, Çağlayan Adliyesi'ni de avukatlara kapatmaya çalıştı. Gözaltındakilerle avukat görüşleri engellendi. Dosyaya erişim yasaklandı.

Yetkili savcı odasından yargının üç eşit kurucu unsurundan biri olan savunma makamının temsilcileri avukatları "Ulan!" diyerek kovabiliyor. Halkın hak arama özgürlüğünün yargıdaki temsilcisi olan avukatlar adliyede yerlere yatırılarak dövülüyor. Her halde avukatların itibarsızlaştırılma, iktidar saldırısının tavan yaptığı günleri yaşıyoruz. Bu rezilane vahşetten iktidar ve en başındakiler sorumludur. Çöküşe geçişin telaşını, korkusunu yaşayan iktidar gittikçe çılgınlaşıyor.

51 kişi hakkında hukukun evrensel kuralları çiğnenerek yurtdışı çıkış yasağı verilebiliyor. Mevcut iktidar son yıllarda Anayasa’nın 90. maddesi gereği uyulması zorunlu olan AİHM kararlarını da ihlal ediyor. Örneğin AİHM Oya Ataman/Türkiye Davası ve bir dizi Ataman grubu olarak değerlendirilen kararında silahsız ve şiddetsiz gösterilerin engellenemeyeceğini, bir gösteride şiddete başvuranlar olsa dahi bu durumun gösterinin toptan engellenmesinin gerekçesi olamayacağını, sadece şiddete başvuranlar hakkında işlem yapılabileceğini karar altına almıştır. Yine AİHM 27.11.2012 tarihli 38678/08 başvurulu DİSK ve KESK/ Türkiye kararında da Taksim’in 1 mayısta yasaklanmasını toplanma hakkının ihlali olarak değerlendirmiştir. Hatta AİHM Taksim'i "toplumsal hafıza açısından manevi değeri olan bir alan" olarak değerlendirmiştir. Toplantı gösteri hakkı ile ilgili AİHM’in çok önemli kararları vardır. Nurettin Aldemir vd./ Türkiye kararında yasadışı sayılsalar dahi eylem ve gösterilere bir miktar hoşgörü gösterilmesinin hakkın özünün zedelenmemesi, yani hakkın kullanımının imkansızlaştırılmaması için elzem olduğunu vurgulamıştır. İç güvenlik yasası hoyratça uygulanarak ortada ağır bir suç varmış gibi tutuklamalar yapılıyor. Yasaya eklenen koruma ve uzaklaştırma gibi hukuk aklına aykırı eziyetler 1 Mayıs’ta işkence olarak uygulanıyor. Şu sıralar iç güvenlik yasası esastan görüşülmek üzere Anayasa mahkemesinin gündeminde. Aslında tüm demokratik kurumlar, sendikalar, hukuk kurumları, sivil toplum inisiyatifleri “potansiyel mağduriyet” kuramı üzerinden yasanın özünün temel hak ve özgürlüklere karşı bir savaş yasası olduğunu vurgulayarak esastan iptali için binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce imzayı dosyalar halinde Anayasa mahkemesine göndermelidir. Bu demokratik bir yurttaşlık görevidir. 

Taksim’deki köpek bile bu duruma isyan ediyor. İktidara ve yerel SS’lere ders verircesine yere yatırılan gence şefkatle yaklaşıyor. Adeta vahşetin anlamsızlığının ve acımasızlığının bilincinde gibiydi. Yerli SS, köpeğin hümaniterliğine dayanamayarak tekmeyle uzaklaştırıyor. Ama bu sevimli köpek yılmadan yerli SS’in arabasını kovaladı. Aklıma büyük usta Aziz Nesin’in derin mizah yetisi geldi. Yaşasaydı eğer, hepimizi sarsacak, güldürürken derin derin düşündürecek bir fıkra yazardı. Belki de yönetenlere şu öneriyi götürürdü; Hollanda başkentinde meclisin önünde nasıl ineğin anıtı var ise, hümaniterliğin anımsanması için bu köpeğin de bir anıtının dikilmesini isterdi.

Bugün 12 Mart 1971 darbesinin en büyük cinayetinin yıl dönümü. Deniz’lerin idamının yıl dönümü. O günlerde cezaevinden yeni çıkmıştık. Değerli doktor Abdullah Kutlar, Seyit Demir ve Şeyho Demir ile birlikte Antep’te dükkan dükkan dolaşarak "İdama hayır" imza kampanyası yürütüyorduk. Türkiye’nin her tarafında binlerce insan bu kampanyaya imza vermişti. Lakin Menderes’lerin idamının intikamı diye üçe üç iğrenç mantığı ile Deniz’lerin idamı, Demirel’in yoğun çabası ve bazı CHP’lilerin oylarıyla meclisten geçmişti. İsmet İnönü idamlara karşı çıkmıştı. İdam, devletin katile, caniye dönüşmesidir. 1990’lı yıllarda bir adli mahkumun idamı gündeme gelmişti. Meclis komisyonunun gündemindeydi. İdama karşı İHD İstanbul şubesi olarak yoğun bir kampanya açmıştık.  O sıralarda da devlet Menderes için anıt yaptırmış ve iade-i itibarda bulunmuştu. Bir yandan da yıl dönümlerinde Deniz’leri ananlar habire tutuklanıyor, yargılanıyorlardı. Biz de Menderes’in anıtının bulunduğu Topkapı’ya gittik. İçeri girmeden, kapının önünde Menderes’lerin de idamının yanlışlığına, Deniz’lerin idamının da bir devlet cinayeti olduğuna vurgu yapmış, devletin hala çifte standart uygulayıp ikiyüzlülük yaptığını, idam cezasının tümden kaldırılması gerektiğini belirtmiştik. O yıllarda İHD içinde dahi idam cezaları  konusunda bazı şubelerde ikilem taşıyanlar azımsanmayacak derecede vardı. Küba ve Çin’deki idamları kınadığımızda tepkiler alıyorduk. 1992 İHD Büyük Genel Kurulu'nda o dönem bir şubenin başkanı,  Menderes’in anıtının kapısı önündeki her türlü idamı kınayan açıklamamızı tahrif ederek, "Menderes'in anıtı önünde saygı duruşunda bulunduğumuz" yalanını söyleyerek bizi eleştirmişti.

İnsan hakları etiği, kültürü, özgün dili çok zor gelişiyor. Bu konuda Karl Marks da yıllarca önce idama karşı çıkmış ve idam cezasını "burjuvaziye has bir ceza" diyerek eleştirmişti. İdam kararı verenler ve infazı onaylayanların çoğu  tarihin kara mezarlığına çoktan gömüldüler. Ama her geçen yıl çok daha kitlesel bir şekilde Deniz’ler saygıyla, coşkuyla anılarak  gelecek kuşaklara da değerli bir güzellik olarak devredilecek şekilde anılıyorlar. Yani hala coşkuyla yaşatılıyorlar. Yaşatılacaklar.