AKP’nin siyasetinde iki önemli “yön” değişikliği gözleniyor:
1- 27 Nisan “e-muhtırası”nı Darbeleri Araştırma Komisyonu’nun görev alanı dışında tutmak.
2- Anayasa yazılırken “sistem” tartışması açarak Başkanlığa geçiş şartları oluşturmak.
Kabul etmeliyiz ki AKP iktidarı darbelerle hesaplaşmak ve “askeri vesayet”e son vermek üzere 1961’den bu yana “seçilmiş” hiçbir hükümetin yapmadığı işler başardı. Son Anayasa değişikliğiyle 12 Eylül darbecilerine yargı yolu açıldı.
28 Şubat “Postmodern darbesi” soruşturulmakta.
TBMM’de tüm partilerin katılımıyla bir komisyon kuruldu.
27 Nisan dışarıda tutuldu!
Oysa 27 Nisan, Danıştay saldırısı ve Hrant Dink suikastını da içeren bir zaman diliminde Parlamento’yu cumhurbaşkanı seçemez duruma düşüren bir müdahaleydi. Sadece ANAP ve Doğru Yol’un oylamalara katılmalarının önlenmesi ve seçim için yaptıkları ittifakın ne şekilde bozulduğunu araştırmak bile “siyaset dışı” müdahaleler konusunda çarpıcı sonuçlar verebilirdi.
“Dolmabahçe mutabakatı” ise gizemini koruyor.
AKP’nin dönüş yaptığı ikinci alan ise Anayasa değişikliğidir.
Parlamenter sistem üzerinde genel bir mutabakat varken; yeni Anayasa’nın yazılmaya başlandığı günlerde “Başkanlık sistemi” tartışması yeniden açılmıştır.
Başbakan Yardımcı Bekir Bozdağ, çok partili siyasal hayatta altmış yıldır karşılaşılan “kriz”lerin neredeyse tamamını “parlamenter sistem”in üzerine yıkarak “Başkanlık yolu”nu açmaya çalışmaktadır.
Oysa Türkiye demokrasisinin muhtıra ve darbelerle kesintiye uğrayan tarihsel sorunlarının kökeninde “çoğulculuk”tan çok “tekçilik”ten kaynaklanan, “demokratik temsil” yerine tek parti düzenini, “lider oligarşisi”ni öne çıkaran eğilimler de vardır.
Meclis gruplarına “siz isterseniz hilafeti de getirebilirsiniz” söylemleri bu kültürün yansımasıdır.
12 Eylül 1980’de darbe kapıdayken, geleneksel sağ ve solun iki güçlü partisi CHP ve AP altı ay boyunca bir cumhurbaşkanı adayında anlaşamamışlardır. İki partinin “koalisyon” ilanı bile darbeyi önleyebilirdi. Yapamadılar. Kutuplaşma siyaseti Parlamento’yu korumanın önüne geçti.
Bugün Türkiye’nin önünde bir fırsat var:
1982 Anayasası ile simgelenen darbe hukukunu tarihe havale etmek.
Seçim ve Siyasi Partiler Yasası’nı değiştirmek. Barajları kaldırmak, “ön seçim”in yolunu açmak.
Kürt sorununu çözmek.
Yeni Anayasa bunlara zemin hazırlayacakken bir “AKP projesi” olarak Başkanlık sistemini dayatmanın aracı yapılırsa tarihi fırsat kaçırılır. 2000’lerin başında “yönetemeyen demokrasi”den söz ediyorduk.
AKP üç seçimdir iktidarda ve oylarını yüzde 50’ye çıkardı.
Türkiye’yi daha iyi yönetebilmek için “mazereti” yok. Onu engelleyen bir “muhalefet” de yok.
Başkanlık ihtiyacı neden?!