Ben bağnaz insanlardan korkarım. Bağnazlar, hayatın anlamını tek ilkeye ve değere indirgemiş, diğer her şeyi yanlış, sapkın ve tehlikeli görenlerdir.

O yüzden ne hayatın bütününü kavrar ne de hayatı paylaştığı "diğerleri"yle uzlaşma ve anlaşma çabası gösterirler. Onlar için dünya, kendileri gibi olan, yaşayan ve düşünenlerden oluşan "dar-ül sulh" ile öyle olmayanların oluşturduğu "dar-ül harp"ten ibarettir. Bunlar arasında sürekli kavga vardır. Var olabilmek için diğerlerinin yok edilmesi gerekir. Hayatın bu kadar olağandışsılaştığı bir ortamda sanat, bilim, spor ve uygarlık kaygıları yoktur. Bunlar için rekabet de. Onlar için değişmeyen, değişmemesi gereken bir dünya vardır. Tabii öyle bir dünya yoktur ama onlar hayatlarını (ve başkalarınınkini) bu uğurda feda ederler.


Dünyayı kalıplar içinden görmek

Bağnaz kişi, kendisini kapattığı karanlık bir odada yaşar ve dünyayı anahtar deliğinden gördüğünden ibaret sayar. Pekiyi, insan kendisini nasıl bu kadar soyutlayabilir? Hem de çevresine, yakınlarına zarar verdiğini görerek, bilerek? Sorun bilmemek, görmemek değildir. Bu duruma aldırmamaktır. Artık toplumda paylaşılan değerler ve kavramlar bir elbise gibi çıkarılıp atılmıştır. Bağnaz kişi yeni edinilmiş değerler ve inançlarla hareket etmektedir.

Bağnazlık, yani dünyayı ve yaşamı darlaştırılmış kalıplar içinden görmek öğrenilen bir şeydir. Ya çocuklukta içine doğulan kültürün bu konuda belirleyiciliği vardır ya da okul ve yetişkin eğitimi sırasında edinilen değer ve tasavvurlarla kazanılır. Yüce davalara katılmaya ve onlar için fedakârlık yapmaya çağrılan kişiler, bireyselliklerinden, iradelerinden ve bağımsızlıklarından vazgeçerler. Artık onlar bir yığının, ortak iradenin parçasıdırlar.

Kendi akıllarını, inandıkları ve izledikleri değer ve dava uğruna terk ettikleri için kolay yönlendirilirler. Kendilerinden ve çevrelerinden giderek uzaklaşırlar. Giysileri, tavırları, hatta dilleri değişir. Dünya yüzünde çeşitli inanç, değer ve davalara bağnazca, fanatikçe bağlanan insanların görüntüde bile birbirine benzemesi ilginçtir.

John Welwood, "Sevgi ve Uyanış" adlı kitabında insanın içinde taşıdığı dünyayı bir şatoya benzetir. Her birey iç bahçeleri, şaşalı salonları ve düzinelerle odası olan bir şato misalidir. Şatonun her odası birbirinden güzel döşenmiş, sanat eserleriyle bezenmiştir. Her köşede şaşırtıcı sürprizler saklıdır ve bütünde mükemmel bir uyum vardır.
Çocuklar bu şatonun her odasını, her köşesini ayırım yapmadan ve gönül rahatlığıyla kullanır. Bundan da haz duyarlar. Çekinceleri, yasakları yoktur. Yaşam sevinçleri her köşeye siner, her köşe de bu sevinci artırır.

Ama yaş ilerleyip dışarıdan birileri bu şatoya gelince, "Aaa bu tablo müstehcen", "Şu odanın duvar rengi neden yeşil", "Bu bahçede ne kadar çok kuş var" eleştirileriyle doğal düzenimizi bozarlar. Bize çok hoş, ışıltılı gelen pek çok şeyden vazgeçmemize, o şaşalı odalarımızı, renkli bahçelerimizi ve neşeyle koşuşturduğumuz koridorları teker teker terk etmemize neden olurlar.

Özgürlüğü sınırlandırmak

Her bireyin sevilmek, onaylanmak ve içinde kendisini ait hissedeceği bir sosyal ortama ihtiyacı vardır. Ama toplu yaşam önyargılar, farklı inançlar, yaşam pratikleri, değerler ve karşıt ideolojilerle kirlenmiştir. Biz bir grubun üyesi olacağız diye doğuştan getirdiğimiz ışıltılı dünyamızı, özgürlüğümüzü ve irademizi genellikle içinde yer aldığımız grup adına terk ederiz. Şatomuzun birçok odasını, bahçesini ve salonunu kapatır, ışıklarını söndürür, kapılarını kitleriz. Yaşam alanımızı, dolayısıyla özgürlüğümüzü ve mutluluğumuzu sınırlandırırız.

Oysa bunu yaptığımızda artık biz, biz değilizdir. Doğallığımızı, özgürlüğümüzü, bireyselliğimizi yitirmiş, içinde yer aldığımız grubun veya çevrenin kural, değer ve önyargılarına teslim olmuşsuzdur. Onların korktuklarından korkmaya, onların sakıncalı bulduklarından sakınmaya, onların sevdiği veya nefret ettiği şeyleri sevmeye veya nefret etmeye başlamışızdır. Bu da bizi kendimize ve hayata yabancılaştırır.
 
Yabancılaşan insanın kendisini feda etmesi, bunu yaparken de başkasını gözden çıkarması olağanlaşır. Bunca cinayet ve intihar olayı neden yaşanıyor ki?