Bugün pazar size güne gülümseyerek başlamanız için iki "kıssadan hisse" sunayım.
Her birini toplumsal ve siyasal hayatımıza uyarlayabilirsiniz. Mesela, yıllarca bir arada yaşıyor olsak da aynı konuda ne kadar farklı düşünüp konuşabildiğimize ilişkin bir örnek:
Anlaşamamanın dayanılmaz hafifliği
Yaşlı bir çift kır kahvesinde evliliklerinin 50. yılını kutluyorlar. Önlerinde şarap kadehleri var. Kadın: "Seni çok seviyorum, eğer olmasaydın bunca yıldır ben ne yapardım" diye sorar. Adam ufka bakarak, "Sen mi, şarap kadehi mi konuşuyor" diye sorar. Kadın, "Ben, şarap kadehine konuşuyorum" diye yanıt verir. Siyasilerimizin, tartışma programlarında konuşan "uzmanların" ve basın mensuplarımızın konuşma veya yazılarını izlediğinizde siz de bu konuşma kıvamında bir duyguya kapılıyor musunuz?
Tıpkı, gelişemediği şikâyetiyle kendisine getirilen bebeği muayene eden çocuk doktorunun, çocuğun memeden mi şişeden mi beslendiğini sorduktan ve "memeden" yanıtını aldıktan sonra onu getiren kadını soyması, göğüslerini sıkı bir muayeneden geçirdikten sonra, "Tabii bu çocuk beslenmez, sizin göğüslerinizde süt yok" teşhisine kadının "Evet doğru ben anneannesiyim ama geldiğime sevindim" demesi gibi davranan insanları izliyoruz.
Bir süredir ülke gündemini şike olayı işgal ediyor. Belli ki futbolumuz ve belki diğer kitle sporları büyük bahislere sahne oluyor. Akçeli gösteriler oldukları için de büyük bütçelerin tarafından yönlendirilmesi yolsuzluğa ve kural dışına çıkmaya müsait bir ortam yaratıyor. Kayıt dışı yürüyen bu işlemlerden elde kalan paralar yetkililerin satın alınmasına, kuralların yozlaşmasına ve sistemin çürüyerek sporun yüksek ahlaki değerlerinin silikleşmesine neden oluyor.
Bütün bu sakıncalar gözetilerek yedi ay önce caydırıcı bir şike ve futbolda şiddet yasası çıkarıldı. Kulüpler, toplum ve yasa yapıcılar arasında tam bir uyum vardı. Ne zaman ki ülkenin en büyük futbol kulüplerinden birinin başkanı tutuklanıp hapse kondu, ortalık ekşidi. Suç yaygındı. Görünen sadece ucuydu.
Düzeltme ve yanlışı cezalandırma duygusu merhamete ve hoşgörüye dönüştü. "Ya bizim çocukların başına da gelirse" kaygısı ağır bastı, hukuk devleti olma yaldızı aniden döküldü, siyasetin adalete/yargıya müdahale etmemesi ilkesi unutuldu ve dürüstlük konusundaki zafiyetleri nedeniyle birbirini sürekli suçlayan tüm partiler gönül ve eylem birliği yaptılar. Cumhurbaşkanını mahcup etme olasılığına aldırmadan şike yasasını bir çırpıda değiştirdiler.
Gelin de şu eski olayın bu gelişmelere ne kadar benzediğine siz karar verin.
Kara tren çözümü
Olay gerçektir. 1960'lı yıllarda Elazığ'da geçer.
Elazığ Akıl (Sinir ve Ruh) Hastanesi'nden personelin bir ihmali sonucu bütün hastalar kaçar. Kentin tüm cadde ve sokaklarına dağılırlar. Toplam "423" hasta kaçmıştır.
Mülki makamlar panikler, başhekime koşup "doktor bey ne yapalım" diye sorarlar. O zamanın hastane başhekimi ünlü doktor Mutemet Bey'dir. Mutemet Bey "Bana bir düdük verin ve arkama yapışarak gelin" der.
Doktor önde birkaç personeli arkasında kara trencilik oynayarak bütün Elazığ'ı "çuf çuf" nidalarıyla dolaşırlar. Başhekimin tahmini tutmuştur, bütün deliler bu kuyruğa girer uzun bir katar oluştururlar.
Başı çeken Mutemet Bey yönünü hastaneye çevirir. Tüm akıl hastaları hastaneye geri dönerler. Herkes mutludur. Ancak esas sorun akşam yoklama yapıldığı zaman ortaya çıkar; Hastaneye trencilik oynayarak gelenlerin sayısı "612"dir.
Ne dersiniz? Hem yasayı yaparken hem değiştirirken "birlik ve beraberlik içinde" hareket eden ama bu ülkenin şiddetle ihtiyaç duyduğu yasaların yapımında anlaşamayan, hele yeni bir anayasa konusunda işbirliği yapmaları çok kuşkulu siyaset erbabımızı trencilik oynamaya mı çağırsak? Ya parlamenterlerin sayısı artar da anayasa bir çırpıda yapılırsa. Delice bir fikir işte!