Bu halk içinde barındırdığı din, soy ve siyasal görüş farklılıkları üzerinden çatıştırıldıktan sonra çatışanları ayıran (daha doğrusu bastıran) bir "kurtarıcı" tarafından bütünlüğünün korunacağına inandırılmış, daha doğrusu kandırılmış bir toplumdur.

"Kurtarıcı" halka hiç güvenmedi, onu beğenmedi; geri, bağnaz ve medenileştirilmesi gereken bir kimliksiz, kültürsüz, hatta tarihsiz yığın olarak gördü. Halkın "kurtarılması" için onun kendi içinde çatıştırılması ve sürekli bir güvenlik zafiyeti yaratılmalıydı. Yaratıldı.

Bu ülkenin farklı soy, inanç ve siyasal kümelerini birbirlerinden kuşku duyar, güvenliklerini tehdit eden "düşman" gruplar olarak görür oldular. Böyle görmeleri için idare, eğitim, hukuk ve kitle iletişim araçları pervasızca kullanıldı. Ekilen nefret tohumları yeşerdi ve her fırsatta, her alanda çatışan bir toplum haline geldik. Trafikten spor karşılaşmalarına kadar uzanan geniş alanda birbirimizle ne kadar çabuk kapıştığımızı düşünün.

Buna rağmen bir nefret söylemi ve eylemi yasamız yok. Çünkü nefretlik şeyler yapmayı, bize zarar vereceğine inandığımız sapkın, düşman ama aslında sadece farklı gruplara karşı doğal savunma refleksi olarak gördük, görüyoruz. Bunun nedeni uzun yıllar içinde oluşan önyargılı şartlandırmadır. Belirli mezhep, din, soy ve siyasal görüş mensupları kötü ve zararlı diye kodlanmışlar, dışlanmışlar ve kötü muamele görmüşlerdir. Yönetimin yaptığını halk benimsemiş ve bu önyargıları özümsemiştir. İşin ilginç yanı, dışlanan ve aşağılananların kaybettiğini kendileri kazanacaklarına, onlara üstünlük sağlayacağına inanmışlardır. Oysa hakları yenen, adaletsizliğe uğrayan kesitlerin olduğu bir toplumda ne hukuk yerleşir ne de adalet. Memnuniyetsizlerin ve dışlananların çokça olduğu bir ülkede güvenlik de tesis edilemez.

İkincisi, inanç, soy ve görüşler arasında iyi, üstün, yanılmaz ve hakim (başat) gibi sıfatlar üzerinden astlık-üstlük ayırımı yapıldığında eşit yurttaşlığa, kültürel çoğulculuğa ve katılmacı demokrasiye çok ters bir siyasal kültür tercihi yapılıyor, baskıcı ve otoriter bir düzenin alt yapısı inşa ediliyor demektir.

Sürgü'deki Aleviler

Yukarıda anlatılanlara son örnek Malatya'nın Sürgü beldesinde Alevi ailelerin tehdit edilmesi. Hatırlarsınız, aynı ilde çeşitli resmi şahsiyetlerin (muhtemelen makamların da) bulaştığı "misyoner katliamı" adı verilen vahşi cinayetler de işlenmişti. 31 Temmuz 2012 tarihli Malatya İnsan Hakları Derneği raporu, Sürgü beldesinde 27 Temmuz'dan başlamak üzere dört gün boyunca kimi Alevi ailelerin tehdit edildiğini belirtiyor. Kimi zaman 500'ü aşkın kalabalıkların tekbir ve sloganlarla Aleviler'in evlerine yöneldiklerini, sıklıkla Aleviliği tahrik edecek şekilde küfür ve hakaret ettiklerini, "Sürgü Kürtler'e mezar olacak", "Sürgü Aleviler'e mezar olacak" diye bağırdıklarını; pencere ve duvarlarını taş yağmuruna tutuklarını; ateşli silahlarla ateş açtıklarını jandarmanın araya girerek, kalabalığı durdurmak üzere havaya ateş açtığını kaydetmektedir.

Biz nasıl bu toplumu bir arada tutacağız bu kadar nefret ve ön yargı ile?

Aleviler kendilerini bir din ve kültür kümesi olarak görüyorlarsa, onlara ne olmadıklarını söylemek ne siyasi bir otoriteye ne de diğer bir din mensubuna veya kuruma düşer. İnanç inançtır. İnananı olduğu kadar ve sürece her inanç makbuldür.

Sürgü beldesinde daha önce Çorum, Maraş ve Sivas'ta toplu cinayetler öncesinde Alevi evlerinin kapısına çarpı işareti konmasına tepki olarak Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Görmez, "Gerekirse gelir o üzerine çarpı atılan evlerin önünde beklerim" demiş. Sonra eklemiş: "Hiç kimse inanç tercihini beyan ettiği için kınanmamalı ve şiddete maruz kalmamalı." Güzel ama ne yazık ki bu ülkede izan ve insaf yüklü bu cümlelerin hep tersi yapıldı.

Aleviler'in topu topu üç temel beklentisi var; biri, cemevlerinin ibadethane statüsünde olması. Bu talep, Diyanet'in web sayfasına bakılarak İslam'da tek ibadet yerinin cami olduğuna idari veya siyasi karar veriliyor. Buna, laik devletin en üst hukuk mercilerinden Yargıtay, alt mahkemenin "yüzyıllardır Aleviler'in ibadet yeri olarak toplumca kabul edilmiş" kararını bozarak katılıyor ve Aleviler'i inançlarını yaşayacakları mekandan mahrum bırakıyor. Özetle, tüm inançlara eşit mesafede ve koruyucu bir konum alması beklenen devlet taraf tutuyor. Yurttaşlar arası eşitliğin güvencesi olması gereken Meclis ve siyaset sınıfı, demokrasiye yan çiziyor.

Aleviler ne yapabilir?

Aleviler için yapılacak iki şey kalıyor:

1- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmak. Kendi devletinin ve hukukunun esirgediği adaleti "dışarıda" aramak.

2- Aleviler'in camilere gidip cem törenlerini ve tüm dini ritüellerini kadınlı erkekli, müzikli burada gerçekleştirmeleri. Yüz binlerce ağızdan, "camide böyle şeyler olmaz, zinhar izin verilemez" denileceğini duyar gibiyim. O zaman neden bırakmıyoruz milyonlarca yurttaşımızı, inançlarını istedikleri gibi yaşayıp, ibadet etsinler? Bir inanç kümesi, diğerlerinin neye inanacağına, nasıl ibadet edeceğine neden karar versin ki? Ne hakla?

Böyle davrandığımızda daha mı iyi Müslüman olacağız? Bizim gibi olsunlar, bizim gibi ibadet etsinler diye insanları öldürdüğümüzde veya evlerinden, yurtlarından sürdüğümüzde daha iyi insan mı olacağız? Ahreti kazanmak dünyada ne yaptığımızla ilgili değil miydi?