Bizim geleneksel siyasetimiz, Orta Doğu’ya karışmamak, daha doğru bir deyimle, bulaşmamaktı. Çünkü I. Dünya Savaşı’nda çektiklerimiz, Cumhuriyet kurucularının belleklerinde tazeliğini koruyordu.
Arkadan vurulan, en son askerine kadar yok edilen birliklerin, Arabistan çöllerinde kendilerine mezar bile bulamayan Mehmetçiklerin yürek dağlayan anıları, yanık türkülerde, ağıtlarda yaşatılıyordu.
Osmanlı’nın yüzyıllarca idare ettiği Arap topraklarındaki varlığı çok acılı, sancılı, kanlı bir süreçle sonuçlanmıştı.
Mustafa Kemal, Fahrettin Altay gibi kurucu subaylar bu acıyı bizzat yaşayarak, etlerinde kemiklerinde, canevlerinde duymuşlardı.
Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin Orta Doğu’ya bulaşmama kararı bir lüks değil zorunluluktu. Bedeli kanla ödenmiş bir zorunluluk.
Atatürk, yeni bir dışişleri bakanı ya da müsteşarı atandığı zaman onu köşke davet eder ve devletin temel dış siyasetini konuşurdu.
O siyasetin asli unsuru ise Orta Doğu’ya bulaşmamaktı. Bu politika yıllarca takip edildi. Yeni Cumhuriyet kuşakları Orta Doğu’ya yabancı olarak yetişti.
Sonra bir gün iş başına Arap dünyasına meraklı bir hükümet geldi. Bu hükümet bir süre sonra Orta Doğu’ya düşkün bir akademisyeni dışişleri bakanı olarak atadı.
Bu akademisyen Türkiye’nin geleneksel kuruluş siyasetini temelden değiştirerek, dümeni Orta Doğu’ya kırmak niyetindeydi. Üstelik niyetini saklamıyordu da.
Orta Doğu’yu bizim idare ettiğimiz, başaktör olduğumuz, olayları avucumuzun içi gibi bildiğimiz ve gidişata yön verdiğimiz kanısındaydı.
Sonunda istediğini yaptı ve Türkiye Cumhuriyeti kendisini birdenbire, korkunç bir savaşa doğru sürüklenen Orta Doğu ateşinin tam göbeğinde, taraf olarak buluverdi.
Orta Doğu konusunda Kemalizm bitmiş, adını Ahmet Davutoğlu’ndan alan bir Ahmetizm dönemi başlamıştı.
Şimdi insanın aklına şu sorular geliyor:
Batı ülkelerinde iktidara hangi parti gelirse gelsin değişmeyen temel politikalar varken, bunlar bizde nasıl ters yüz ediliveriyor?
Bir devletin kuruluş ilkelerini ve dış siyaset esaslarını değiştirmek bu kadar kolay mı?
Sonunda çok ağır bedeller ödeyeceğimiz bu radikal değişime ve savaş ihtimaline kim onay verdi? Oy çokluğuyla iktidara gelen bir partinin ve atadığı Dışişleri Bakanı’nın bunu yapmaya hakkı var mıdır?
Osmanlı’yı maceraya ve ateşe atan İttihatçılar, milyonlarca insanımızın ölümüne ve ülkenin elden gitmesine sebep oldular.
Tarih tekerrür mü ediyor?
Kemalizmin yerine Ahmetizmi geçirmek kimin iradesiyle mümkün olabildi?
Bu soruları cevaplarını önümüzdeki aylarda ve yıllarda alacağız.
En büyük dileğim, bu badireyi çok ağır bedeller ödemeden atlatabilmek.