Adaletsiz geçen dört yılın sonunda Hrant Dink, alçakça katledildiği AGOS’un önünde sevgiyle, özlemle anıldı.
İstanbul’un güneşi, Hrant’ın yattığı kaldırımı aydınlatmak, buz tutmuş vicdanları bile harekete geçirecek “yeni gerçekler”le devleti yönetenlerin gözlerini kamaştırmak istercesine parlak ve etkiliydi.
Hrant’ın ardından 100 bini aşkın kişi, “Hepimiz Hrantız, hepimiz Ermeniyiz” diye yürümemiş olsaydı, yasaların “çocuk” saydığı ve “devlete karşı işlenmediği” savının kanıtlanması halinde gelecek yıl serbest bırakılmaları olası “tetikçiler” cinayetten sonra yakalanmayacaklardı bile. O baskı, suikastın “faili meçhul” kalmasını önledi ve katil yakalandı. Türkiye’de onca siyasi cinayet işlenmiş olmasına karşın, arka plan organizasyonu konusunda bu denli çok bilgi, belge, kanıt çıkmış olay azdır. Hrant Dink ailesinin hissiyatına katılmamak mümkün değil, bu cinayet “devlet” himayesinde işlenmiştir.
Pelitli’deki organizasyon, Trabzon Emniyeti ve Jandarmasının organizasyonu ve “muhbir”leri marifetiyle gerçekleştirilmiş, Hrant’ın hedef seçildiğini “sağır sultan” bile duymasına karşın, başta MİT ve İstanbul Emniyeti olmak üzere güvenlik birimlerince hiçbir önlem alınmamış, tam tersine Trabzon’daki çetenin eylemi gerçekleştirmesi için “kolaylaştırıcı” rol oynamışlardır.
Ergenekon sanığı Veli Küçük ile Trabzon’daki Jandarma Komutanı Ali Öz’ün fotoğrafları ortaya yeni deliller sunmaktadır.
AİHM’nin Türkiye Cumhuriyeti hakkındaki verdiği mahkûmiyet kararında, vatandaşlarının can güvenliğini koruma sorumluluğu ihlali öne çıkmaktadır.
AGOS’un önünde kanayan vicdanlara AİHM’nin şu kararını da hatırlatmakta yarar var:
Hrant’ı TCK 301’in hedefi haline getiren “linç” kampanyasının dayanağı yazıda “zehirli” olarak tanımlanan şeyin “Türk kanı” değil, Ermenilerin “Türk halkına yönelik algısı” ve Ermeni diasporasının Türkiye’nin 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanıma yönündeki saplantısından kurtulması olduğu AİHM tarafından da vurgulanmıştır.
Fethiye Çetin raporunda ağırlıklı olarak AGOS’un Sabiha Gökçen yayınının rolü üzerinde durulmaktadır.
Hrant Dink, İstanbul Valiliği’ne çağrılmış ve açıkça tehdit edilmiştir.
“Cinayet sürecinde devlet görevlilerinin rolü olup olmadığı hususlarını mahkeme eliyle araştırılmasını sağlamak amacıyla, dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek, dönemin Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay ve Trabzon Jandarma Alay Komutanı Albay Ali Öz’ün mahkemede tanık olarak dinlenmesi yönündeki talepler reddedilmiştir.”
Baştan beri dokunulmayan bu kişilerin mahkemede tanık olarak dinlenmeleri de sağlanamamıştır. Dink ailesi, “devlet”i suçlarken haksız mıdır?