Bu hafta gösterime giren 3 filmden biri aylardır eleştirmenlerin ilgi odağı olan ve bol ödüllü Michael Haneke filmi (Aşk), diğeri bir edebiyat uyarlaması Anna Karenina ve sonuncusu Robert De Niro’nun rol aldığı bir korku filmi. (Diğer film ‘Pi’nin Yaşamı’ geçen haftaki yazıda ele alınmıştı)
‘AŞK (AMOUR)’
Alman yönetmen Michael Haneke’nin yazıp yönettiği ‘Aşk’ (Amour) filmi autor sineması açısından yılın bu son hafta sonuna ayrıcalık kazandırıyor. Son filmi ‘Beyaz Bant’tan sonra çektiği ve Fransızca diyaloglarla Avrupa sinemasını bizlere sunan Haneke’nin filmi, Türkiye’de ilk olarak Film Ekimi’nde gösterildi.
Filmi şimdiye kadar izleyenler hayranlıklarını dile getiriyorlar. Ben izlemedim ama ilgimi çeken en önemli yönü birçok filmiyle ben dâhil birçok insanın asabını feci bozan yönetmenin Aşk gibi bir konuyu hem kendi açısından hem genel açıdan farklı bir tarzda ele aldığının söylenmesi ve yazılması.
Jean-Louis Trintignant, Emmanuelle Riva and Isabelle Huppert’ın başrolleri paylaştığı filmde emekli müzik öğretmenleri yaşlı karı-kocanın aşkına odaklanılıyor. Kızları yurtdışında yaşayan ailenin annesi Anne bir kaza sonucu felç durumu yaşar. Her ne kadar farklı bir Haneke yorumu olduğu yapılsa da filmin bu şekilde çizilen hikâye profili (Kaza ve yaralanma) yine klasik bir Haneke açısı olduğu yönünde yorumlarına sebep olmuş (Wikipedia).
Alman Fransız ve Avusturya ortak yapımı olan film 2012 Cannes Festivali’nde gösterildiğinde en iyi film ödülü aldı. Bu Haneke’nin Cannes’dan aldığı ikinci ödül olarak kayıtlara geçti. Ayrıca Avusturya lisansıyla önümüzdeki haftalarda sahiplerine ulaşacak 85. Oskar ödülleri için ‘en iyi yabancı film’ adaylığını kazanan film Avrupa Film Ödüllerinde ise 6 kategoride ödüllere aday oldu; en iyi film ve en iyi yönetmenin de dahil olduğu 4 dalda da ödüle kavuştu.
Yaklaşık 8 milyon gibi mütevazı bir bütçeyle çekilen bu 3 ülkeli ortak yapımda ünlü ve usta oyuncu Jean-Louis Trintignant 14 yıl aradan sonra ilk kez Haneke için kamera karşısına geçti. Haneke’nin Trintignant için özel olarak yazdığını söylediği senaryoyu çok beğenen oyuncu Trintignant yönetmene olan hayranlığını dile getirerek rolü kabul etti.
Aktörün 1994’te Kieslowski’nin üçlemesinden ‘Kırmızı’da (Red) canlandırdığı rol ile karşılaştırma yapılarak söylenenler, Haneke için sergilediği performansın emekli ve takıntılı bir yargıcı canlandırdığı performansından (Red) çok farklı olduğu yönünde.
Sadece Trintignant değil, filmin diğer başrol oyuncusu Emmanuelle Riva da eleştirmenlerin yorumlarında öne çıkıyor. The Telegraph, Riva’nın performansını dudak uçuklatıcı olarak değerlendiriyor.
Haneke’nin performansına gelince; en son izlediğimiz Beyaz Bant (White Ribbon) filminden sonra İngmar Bergman ile özdeşleştirilen yönetmenin çok dikkate alınmayan önceki birkaç filminden tamamen farklı bir iş çıkardığı konuşuluyor.
2012’nin en iyi 3. filmi olduğu yorumlarından filmin hayat, ölüm ve bu ikisi arasındaki her şeye dair bir başyapıt olduğu yönündeki değerlendirmelerle sinema medyasının aylardır üzerinde tartıştığı filmi Film Ekimi’nde kaçıranlar mutlaka görmeli desek herhalde çok risk almış olmayız.
‘ANNA KARENİNA’
Lev Tolstoy’un 1877 yılında yayınlanan aynı adlı klasik eserinden uyarlanarak Joe Wright tarafından çekilen film Aristokrat Anna Karenina ve varlıklı kont Vronsky arasındaki aşkı konu alıyor.
Anne Karenina’yı canlandıran Keira Knightly yönetmen Wright ile üçüncü kez bir filmde buluşurken diğer oyuncuların da Jude Law ve Aaron Taylor-Johnson olduğunu belirtelim.
Prömiyeri 2012 Toronto Festivali’nde yapılan film Eylül ayından itibaren Avrupa ve ABD’deki salonlarda izleniyor.
Jude Law, Karenina’nın eşi rolünde Knightly’e eşlik ediyor. Aaron Taylor-Johnson ise Karenina’nın genç aşığı rolünde.
Eleştirmenlerden olumlu veya olumsuz birçok yorum alan filmde yüksek puanlar Jude Law ve Keira Knightly’nin performanslarına yönelik. Yönetmen Wright’ın bir önceki işi Hanna’yı izlemiş ve beğenmiş biri olarak filmin klasik eserlere ilgi duyanların oyuncu kadrosu nedeniyle yüksek ilgisine değer olacağı düşünülebilir.
‘MEDYUM (RED LİGHTS)’
Rodrigo Cortes tarafından senaryosu yazılan ve yönetmenliği üstlenilen bu İspanya-Hollywood ortak yapımı korku filminde Robert De Niro, Cillian Murphy ve Sigourney Weaver rol alıyor.
Yönetmen Cortes, yakın zamanda senaryosunu yazdığı ve salonlarda gösterilen ‘Lanetli Ruh’ (Para Normal Activity-PNA tarzı) filmiyle yükselen İspanyol korku sinemasına –bence- gölge düşürürken bu filmde belgesel-röportaj türü anlatımı terk etmeyi seçmiş, iyi de yapmış (Fragmandan anlaşılan).
Psişik gerilimli olaylara karşı sağduyulu ve mantıklı insanların yaklaşımlarıyla açıklama getirme iddiasındaki bir akademisyenin yaşadıklarını izleyeceğimiz film gösterime epey geç giriyor.
Bu yılın başında prömiyeri (Sundance Film Festivali) yapılan film Amerika’da Temmuz ayında kısa bir süre izleyiciyle buluştu.
İspanya ve Kanada’da çekilen film REC 3 ile inişe geçen Ölüm Uykusu ile çok iyi bir çıkış yapan İspanyol-Avrupa korku sinemasının neresinde duracağını bu hafta göreceğiz.