Neredeyse hepsi BDP içinde görev almış kişilerin gözaltına alınması ve büyük kısmının tutuklanmasıyla sonuçlanan son ‘KCK operasyonu’ dalgaları, hükümetin Kürt sorununda ne tür bir kararlılık içinde olduğunu açık biçimde gösterdi. Operasyonların resmi amacı, PKK’nın kent yapılanması olarak tanımlanan KCK’nın etkisiz kılınması. Operasyonlar, BDP’li seçilmişleri ve BDP’nin ara kademe yönetici kadrosunun önemli bir bölümünü hedef alıyor.
Bu kampanyanın bir sonraki adımı, BDP milletvekillerinden bazılarının ‘devlete karşı işlenmiş suçlar’ın birinden hüküm giymeleri ve vekilliklerinin doğrudan düşmesi olabilir. Ya da BDP’nin kapatılması için Yargıtay Başsavcısı harekete geçebilir. Belki geçmiştir de. Terörle Mücadele Yasası’nı ihlal iddiasıyla tutuklu bu kadar parti yöneticisi varken, kapatma davası hazırlamak zor bir iş olmasa gerek.
Hükümet, polis ve yargı bu operasyonlarla ilgili gerçekten ne düşünüyorlar? Bunu yakın tarihlerde en açık biçimde Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri öğretim üyesi Prof. Mehmet Özcan dile getirdi. 2007’de yayımlanan KCK sözleşmesini temel alarak, bu oluşumu, PKK’yı da içine alan, kendine ait yargı, güvenlik, yürütme güçlerine sahip bir devlet örgütlenmesi olarak tanımladı. Bu tanımla, ilk kez 25.5.2009’da Diyarbakır Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianamede karşılaşmıştık. Bu iddianamede, Diyarbakır TEM Şube Müdürlüğü’nün hazırladığı renkli ve fotoğraflı bir KCK örgüt şemasının yanında, KCK sözleşmesi de tam metin olarak yer alıyordu.
Özcan, “KCK benim ülkemde devlet oluşumunu ete tırnağa büründürüyorsa, buna müdahale etmek şarttır” diyor. KCK’nın PKK’nın değişmiş bir hali olduğunu, ‘şehirli bir örgüt olmaya doğru gittiğini’ ve bu nedenle KCK üyelerinin ‘kent teröristleri olarak tanımlanabileceğini’ söylüyor. Şiddete bulaşmamış olsalar da, ‘PKK’nın şiddet gücünü arkasına alarak şehirde faaliyet gösterme’ suçunu işlediklerini belirtiyor. İstanbul BDP il yönetimi üyelerinin büyük çoğunluğu ve ilçe başkanları gibi, bugün yüzlerce BDP’li bu suçla suçlanıyor.
Bu bir siyasal mücadele yöntemi değil. Başka tür bir şiddet yöntemi. PKK’nın Kürt siyasal alanına hakim olma, bu alanı yönetme stratejisini, bu strateji için benimsediği yöntemleri siyasal olarak eleştirmekle, bununla siyasal alanda mücadele etmekle, yasal alanda açık siyasal faaliyet yürüten Kürt siyasal aktörlerini ‘kent teröristi’ olarak damgalamak, bunlara kriminal damgası vurmak arasında aşılmaması gereken bir duvar vardır. Bu demokrasinin duvarıdır. Bu duvarı, güvenlik devleti stratejicileri kolaylıkla aşar. Polis bakış açısı, Türk yargısının devleti koruma ve kollama geleneksel refleksi böyle bir duvarı zaten bilmez ya da varlığını kabul etmez. Ama bu duvarı bugün sadece emniyet ve adalet personeli aşmıyor. Farklı siyasal ufuklardan gelen ve gelişmeleri sessizce izleyen Türk çoğunluğu da bu değerlendirmeyi maalesef paylaşıyor.
Bu tutuklamalar nerede duracak? Burada durması için bir neden yok. Seçildikten sonra BDP üyesi olan bağımsız milletvekillerinin seçim kampanyalarını aktif biçimde destekleyenler de ‘şiddetsiz kent terörizmi’ suçu kapsamına girmez mi? Bağımsız adayların belirlenmesinde KCK’nın belirleyici olduğu iddiasıyla –örneğin bu içerikte bir ihbar mektubuyla ve gizli tanık ifadesiyle- başlayacak bir soruşturma sonucunda, bu milletvekillerinin, belediye başkanlarının seçim kampanyalarını destekleyenlere, bu kampanyalarda aktif olarak çalışanlara da, bugün birçok BDP yöneticisi gibi şüpheli veya sanık gömleği giydirilemez mi?
Rakip kuruluş ÇYDD’yi PKK’lı öğrencilere burs verme suçuyla tasfiye etmeye kalkanlar, BDP’nin sivil toplum kuruluşları içine iyice yerleştiğini iddia ederek, şimdi hedefin bunlar olması gerektiğini ima ediyorlar. Başbakan’ın bu ortamda ve birdenbire PKK’yı finanse eden Alman STK’ları iddiasını yeniden servise koyması da herhalde bir rastlantı değildi.
Şiddete bulaşmamış kent teröristi kavramıyla gidilecek yol belli.