“Ayışığı Avukatlık Bürosu”nun hikayesi bir sahafta konuşuldu

Nalan Temeltaş Ankara’daki Pusula Sahaf’ın konuğuydu

“Ayışığı Avukatlık Bürosu”nun hikayesi bir sahafta konuşuldu

Deniz Güneş / Demokrat Haber

Ankara’nın en güzel sokaklarından biri Bestekar Sokak’ta henüz üç aylık sahaf Pusula. İshak Kocabıyık hem Pusula’nın sahibi hem de emek çalışmalarından tanınan bir isim. Ankara Tren Garı önünde 10 Ekim 2015 tarihinde düzenlenen ve 100’ün üzerinde kişinin hayatını kaybettiği IŞİD saldırısında yaralı kurtulanlardan.

Yine hem sivil toplum çalışmalarında yer almış hem de esprili politik denemelerine aşina olduğunuz Nalan Temeltaş ve o’nun kitabı “Ayışığı Avukatlık Bürosu“. Hemen yanında ise Pusula’nın genç adamı Umut Can Kocabıyık…

Bu üçlü dostluğun sıcaklığıyla bir öğle vakti, Nalan Temeltaş’ın kitabından yola çıkar, Pusula Sahaf’ın gelecek projelerine kadar uzanırlar.

İshak: Nalan öncelikle kitabını kutlarım. Hem kendi kitabından hem de genel olarak kitabın dünyamızdaki karşılığı olan yerinden biraz bahsedebilir misin?

Nalan: Elbette. Hız çağında yaşıyoruz. Kitap okumak için zaman ve enerji bulamıyor insanlar. İnternet dünyasının dehlizlerinde kaybolunca da okuma malumunuz pek gerçekleşmiyor. Ne yazık ki ikinci handikap “Lobiler, tekeller, bizim kız sizin oğlan”lar olunca okurun kendi keşiflerine, bağımsız davranabilmesine de pek olanak yok aslında. Kitap bir satış nesnesi olarak hayatımızda sahne alıyor. Yine de karşılık beklemeden çaba sarf edilmiş metinler bir şekilde okura ulaşmanın yolunu bulur bence. Yol ararken de internetin olanaklarından da sahi ve saygın edebiyat kulvarından da yararlanılabilir. Hatta mümkün olduğunca gerçek okurla kurulacak bağ, yazarı ve eserini de yalnızca selfie malzemesi olmaktan kurtaracaktır sanırım.

Kitabıma gelince. “Ayışığı Avukatlık Bürosu” mizahi çizgide yazdığım 26 kısa öyküden oluşuyor. Gazete ve dergilerde daha önceden yayımlanan politik denemelerimde de aynı mizahi tonu hatırlayanlar olacaktır. Arkasında güçlü bir yayınevi, lobi çalışmaları, tanıtımlar olmadan da kitabımın kendi mecrasını yakalayacağına inanıyorum. Umarım demlene demlene kendi okuruna doğru ilerler.

Kitabımla hikayeleme tekniklerinde biraz sörf yapıyorum. İlk gazete yazılarına başladığım dönem Tuğrul Eryılmaz’ın Radikal 2 dönemiydi. Van’da öğretmenlik yapıyordum, taşra üzerime geliyordu, okuduklarımı tüketecek alan yoktu, yazmaya başladım. Bir buçuk sayfalık gazete yazısı için günlerce çalıştığımı hatırlarım. Ürettiğim metinde özgün olmak ve böyle kalabilmek benim için önemli. Klasik öykücülüktense gülmeceye daha yakın “bozmak ve yeniden yapmak, meydan okumak“ gibi kalemimin de uygun olduğu kanaldan ilerliyorum şimdilik.

İshak: Kolay gelsin Nalan. Bir Sahaf gözüyle kitaba ya da basılı materyallerin hepsine baktığımızda belirli bir çeşitten söz etmiyoruz. Bence kitabın öncesi var, o da kelimeler. Kelime esastır, büyülü bir dünyadır. Bunun basılı hale gelmesi, sürekli bizimle olması, bizim yanımızda olması ayrı bir dünya oluşturuyor. Dolasıyla bu anlamda her ne kadar son yıllarda internet üstünden okuma, dijital yayınlar çok arttı gibi gözükse de esas olan kitaptır. Yazıyla, kelimeyle bir ilişki kurulacaksa bunun yazılı bir materyal üzerinden olması gerekmekte. Bu açıdan kitabın yeri hiç eksilmeyecek gibi geliyor bana. Asıl sorun referans noktası olarak yayın dünyasının neye odaklandığı. Çok satma, çok basma da olabilir ama nasıl bir değer taşıyor? Kitaba, gazeteye dokunarak, hissederek ilişki kuruyorum hala. Öbür türlüsü mekanik geliyor bana. Kitapla kurduğumuz ilişki yalnızca yazılanı okumanın dışında belki kapağı incelemek, varsa çizimlere bakmak, görmek ve hissetmektir. Ancak bu şekilde kendi anlam dünyamız zenginleşebilir. Değer alan kitap sayısı ve satışı şimdi düşmüş olsa da dijital okuma oranının yükseldiğini sanmıyorum. Hayatımız hız aldı gerçekten, sürekli bir yere yetişmek, bir yere ulaşmak, ulaştığımızda ise aslında yeni bir yetişme çabasının başlaması. Tüketimin teşviki ile de kitapla kurulan ilişkinin zayıflaması. Yine de vazgeçilmezdir.

Umut Can: Nalan Abla’nın kitabında “antika” karakterler var. Pek çoğunu tanıyor gibi oluyorsun. Öykü karakterlerini oluştururken nasıl bir yol izliyorsun? Esinlenme mi gözlem mi daha çok? Okurlardan nasıl geri dönüşler aldın?

Nalan: “Antika” tanımına bayıldım Umut Can. Karakter oluşturmada realiteden yararlanma da olur, ya da direkt sentetik bir tip uydurabilirsin. Anlatmak istediğine hangisi uygunsa. Bu açıdan hikayen yarım sayfa da, üç yüz sayfa da olabilecek bir sınırsızlığa sahiptir. Sanırım yoğun gözleme dayalı olarak kitabıma kapağı atanlar var daha çok. Birkaç öyküde, erkek karakter, bir kaçında travestiler ve bir öyküde eski bir radyoyu ana aktarıcı olarak sahneye çıkarsam da kitabımı oluşturan öykülerin çoğunda kadın karakterler mevcut. Uzun yıllar kadınlara yönelik sivil toplum çalışmalarında yer aldığım için kitabımda da kadınlara dair gözlemlerin yoğunluğu anlaşılır bir durum bence. Sadece karakterleri kurgularken küçümseyerek ya da tersinden yücelterek değil, mümkün olduğunca eşit mesafede durarak işlemeye ve aktarmaya dikkat ettim.

Okurlardan geri dönüşler oluyor, ilk on sıralaması yapanlar var, filanca öyküde amcasını, halasını aynen görenler var, filanca öyküde “bir adama belindeki silahla niçin mahalle çocuklarını kovalattın” diye sitemde bulunan da var. Bir de benim Türkçe okuma yazması olmayan teyzelerimden sadece katkı olsun diye kitabı alanlar var J. Bir İmam Hatip Lisesi öğrencisinden aynı duyguları hissettiğimiz için çok mutlu olduğum kısa eleştiri geldi. Bunlar sempatik geri dönüşler. Memleketin eleştirel gülmecesine mütevazı bir katkı sayılırsa kitabım sevinirim tabi.

Umut Can: Kitaptaki karakterlerin mesela hemen yanımızda, ailede, arkadaşlar arasında varmış gibi geliyor. Bu durumu nasıl açıklıyorsun?

İshak: Kitabında esasen ‘Kıyıda yaşayanlar” var. Yaşadıklarından başkalarının haberi olmayan, kimsenin önemli bulmadığı kişiler yer alıyor. Daha çok bilineni, tanınmışı anlatmak kabul görür. İkinci Yeni tartışmalarında Edip Cansever diyor ki: ”Şiirde artık plastik de yer almalı, naylon da”. Doğru, çünkü onlar artık hayatımıza mündemiç oldu. Gökyüzünün güzelliği, mehtap, ay dışında da şeyler var. Senin kitabında da esasen benzer unsurlar var. Çok bilineni ve kabul göreni değil Türkçe edebiyatta yeri çok az olanları anlatmışsın. Bunu da senin dezavantajlı gruplarla çalışmalarına mı bağlayalım?

Nalan: Pek değil. Bu “sıradanlığı” bilinçli tercih ettim. Zaten öykülerin çok azında, üç ya da dört öyküde, anlatıcı en azından bir sendikal faaliyette gözlem sahibi olmalı ki ayrıntılara vakıf olsun diyeceğimiz anlatım var. Çoğunda ise hayalgücü. Takdir edersiniz ki ben de rap yapan yaşlılara henüz rastlamadım, ama umuyorum ki kurguladığım öyküyü rap potansiyeli taşıyan yaşlılar sempatiyle okusunlar. Ancak akıntıya karşı kürek çekme ve meydan okuma çabası elbette var. Büyük fikirlerde büyük iddialarda bulunmaktansa küçük, sıradan, butik hayat ayrıntılarına kendi bakış açımı yansıttım. Daha önce de bahsettim, konu edindiğim insanlar yaşadığımız toplum aslında. Umut Can’ın derhal yakaladığı gibi herkesin ailesinde bir “Detay Yenge” vardır mesela. Eh, ben de gülmecenin, kara mizahın kılıç kalkan ekibine kayıt yaptırınca, Detay Yenge’yi de sıradan yaşamından kamuya açık hale getirmem yine doğal bir sonuç.

İshak: Bardağı taşıran son damla neydi? Uzun yıllar önceden öykü yazmaya başladın da şimdi mi kitaba dönüştü? Ne oldu da kitap aşamasına geldin? Biraz bahsedebilir misin?

Nalan: Buraya şık ve romantik bir cümlem yok. İlham perisi geldi de bi anda içimden 26 kısa öykü çıkıverdi, çıkmakla da kalmadı da kitaba dönüştü diyemeyeceğim. J Son dört yıl kamusal alandan iradem dışı bir nedenle ayrılınca, kalemimi edebiyatın gülmece alanında sivriltmeye de karar verince yine o az önce anlattığım ilk gazete yazısı yazdığım dönem gibi, hayatın çelmelerine rağmen aralıklarla olsa da çok disiplinli çalıştım. Bir de önce kendim eğlendim ki okuyucu bunu algılayacaktır. Elbette sadece “eğlenelim, gülelim” diye de yazmadım. Eleştirel bakış açısıyla belki de pek çoğumuzun dert edindiği konuları da işledim, parodi sayılabilecekler de var kitapta, kara eleştiri de. Bazen “babaçıkasıca” gibi demode kelimeleri bilinçli kullandım, bazen yineleme tekniğini. Öykünün gidişatına göre.

İshak: Bence de yazar önce kendisi için yazmalı. Bu da sonu gelmeyen tartışmalardandır. Okur yekpare bir kesim değil ki. Ayrıca herkesin başka türlü değerlendirmesi, kimisinin iyi kimisinin kötü diyerek zıt değerlendirmeler yapması kitabın yazılış amacını da bütünleyen bir durumdur. Peki nasıl bir mizah dersek …?

Nalan: Bence mizah anlayışları dönemsel olarak değişir. Çetin Altan “pancar suratlı milletvekili”nden bahsettiği yıllarda bu tanımlama hayli gülünç geliyordur insanlara, günümüzde bu tanım kimseyi güldürmez. Kuramcılar insanların ya karşı tarafın eksikliğiyle üstünlük hissettiğinde, ya olmadık bir durumla karşılaştıklarında, ya da baskıcı otoriter yönetimlerin kıskacındaysa rahatlama amacıyla güldüklerinden bahseder. Sınıfsal, bireysel, bölgesel farklılıkları da eklersek mizah anlayışlarındaki sınırsızlığı tahmin edebiliriz bence.

İshak: Bizim sahafta binlerce kitap var gördüğün gibi, mizah kitapları çok fazla değil. Senin de andığın üç isim Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Muzaffer İzgü dışında bu yolda ilerleyen çok olmadı. Satış oranı olarak az olsa da kelime dünyasındaki yerleri sağlam onların. Yine de bir Yaşar Kemal, bir Orhan Kemal, Fakir Baykurt kitaplarında da gülmece alt yapısına rastlanır. Bazı filmler için de bunu söyleyebiliriz. Mesela Yılmaz Güney’in en dramatik filmlerinden biri “Umut”tur. Onda da çok güçlü bir karamizah vardır bence.

Nalan: Haklısın, hemen akla gelmeyen pek çok isim de bence hepimizin gülmece duygusunun gelişmesine katkı yapmıştır. Edebiyat alanında olmasa da mesela eski “Gırgır” dergisini ve Oğuz Aral’ın bizlere kattıklarını nasıl unutabiliriz?

Deniz Güneş: Artık Pusula Sahaf’ın kurulması, yaşadığı güçlükler, gelecekteki projelerinden de bahsederek bitirelim mi ne dersiniz?…

İshak: Olur tabii. Kağıt üzerinde 21 Aralık 2018’de başvurumuzu yaptık ancak üç aydır faaliyetteyiz. 21 Aralık Şeb-i Yelda (en uzun gece) esprisini kullandık. Üç ay belirli tanıtımlar yapsak da yeterli sayılmaz. Ama denize atılan bir taş gibiyiz. O taşın yarattığı halkaların büyümesi ile insanlar haberdar oluyor. İste sen bir gazete yazısından, diğeri arkadaşından duyarak uğruyor. Böyle böyle büyüyecektir. Sosyal medyayı etkili kullanmaya çalışıyoruz. Zaten en önemlisi buraya uğrayan herkes kitapsever. Bilerek gelir. Kitaba parasal olarak baktığı için değil bir değer verdiği için gelir. Dolayısıyla bizim için de öncelikle müşteri değildir okur. Kitap alır ya da almaz, alsa da kitaba yapacağı ödeme bizim için en son sıradadır. Evvela bir tanışacağız, sonra çay kahve içeceğiz, kitap üstüne ya da başka şeylere dair sohbet edeceğiz. Yani birbirimizin hayatlarına değmeye, anlamaya, öğrenmeye çalışacağız. En temel düşüncemiz bu.

Gelecekte de kimi etkinlikler yapmayı düşünüyoruz. Hazırlık sürecindeyiz. Yazı bu planlama ve hazırlıkla geçireceğiz. Sonbaharda burada söyleşiler yapmayı düşünüyoruz. Bir de hayalimiz Pusula Sahaf’ın bir ödül vermesi. Yalnızca bir kitaba, bir yazara değil de karşılık beklemeden anlamlı çabası olan kurumlar, yaşamını güç bela sürdüren dergiler, yayınevleri gibi. Karşılığı olmayan emeğe değer katma çabasıyla vermeye çalışacağımız ödül bizim en büyük hayallerimizden biri. Böyle bir gelenek oluşturmayı düşünüyoruz.

Bir de hazırda olan ama henüz aktifleştirmediğimiz Youtube kanalımız var. Bu kanaldan da gerek kitap tanıtımları, gerek yazar röportajları, yayıncılar ve matbaacılarla söyleşiler planlıyoruz. Umarız gerçekleştirebiliriz.

Güncelleme Tarihi: 16 Haziran 2019, 09:50

Demokrat Haber’e Destek Olun >>>

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER