Tayyip Erdoğan, ilk kez 17 Aralık 2002’de dile getirdi. Başında olduğu parti seçimlerde çoğunluğu elde etmiş, Abdullah Gül’ün Başbakan olduğu 1. AKP hükümeti kurulmuştu. Kendisi ise siyasal yasağı nedeniyle parlamento ve hükümet dışında kalmıştı. Zamanının önemli bir kısmını, Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlama kararı alınması için Avrupa Birliği üyesi ülkelerde görüşmeler yapmaya harcıyordu. Böyle bir Avrupa turnesinin ardından, ilk kez, amaçlarının Kopenhag Kriterlerini Ankara Kriterleri yapmak olduğunu söyledi. 2004’ten itibaren müzakerelere başlamak için bu amacı benimsediklerini ilave etti. Bir anlamda AB’nin temel hak ve özgürlükler ilkelerinin yürürlükteki ulusal ilkelere üstün olduğunun ilanıydı bu. “Türkiye’ye özgü” kadim Ankara Kriterlerinin köklü biçimde değişmesiydi.

Ankara Kriterleri sözcüğünü Tayyip Erdoğan ikinci kez, biraz farklı bir biçimde, 2004’te telaffuz etti. Bu kez müzakere başlama tarihi verilmesi konusunda direnen AB üyelerine karşı bir B planının adı oldu. “B planımız şu: Kopenhag Kriterleri yerine Ankara Kriterleri deyip yolumuza devam edeceğiz” diyordu bir yıldır başbakanlık koltuğunda oturan Erdoğan. Bu ifade, o dönemde Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlamasına, “AKP’nin gizli gündemi var, AB’yi kullanıp şeriat getirecekler” bahanesiyle karşı çıkanlara yönelik bir yanıttı. Doğru bir yanıttı ama o dönemde dikkatlerden kaçan bir anlam kayması da içeriyordu. B planı, “Kopenhag Kriterlerini Ankara Kriterleri yapmayı” değil, “Kopenhag Kriterleri yerine Ankara Kriterleri demeyi” içeriyordu. İkinci ifadenin iki farklı anlamı vardı.

 

Fark belirginleşti

Aradan geçen yedi yıllık Erdoğan yönetiminde AKP hükümeti icraatlarında, özellikle B planının fiilen uygulanmaya konduğu son birkaç yılda Ankara Kriterleri kavramının iki anlamı arasındaki fark iyice belirginleşti. Kopenhag Kriterlerini Ankara Kriterleri yapma amacının giderek ertelenmesi veya kenara itilmesine, onun yerine çoğunlukçu otoriter demokrasi kriterlerinin fiilen egemen olmasına şahit olduk. Ankara Kriterlerinin böyle bir şey olduğuna, yanılmıyorsam iki kişi, Yalçın Doğan ve Kadri Gürsel son seçimler öncesinde işaret etmişti.

Ali Bayramoğlu, “Yeni dönem, yeni AKP” başlıklı iki yazısında (Yeni Şafak, 16-17 Kasım), AKP’nin üçüncü dönemi olarak nitelediği son dönemin baskın niteliklerini ele alıyor. Bu son dönemi, iktidar partisinin güç ve güven açısından gelebileceği en üst noktaya geldiği bir dönem olarak tanımlayarak, şöyle devam ediyor: “Başbakana şahsi bağlılığı tam yeni siyasi eliti üzerinden güçlü bir yönetim yapısı üretmiş, basından iş dünyasına etrafında dönen yeni bir düzen oluşturmuş, bunların doğal sonucu olarak sorunları ele alış açısından zaten sınırlı olan katılım ve etkileşim çıtasını iyice düşürmüş, eleştiriye tahammül eşiği düşmüştür.” Bayramoğlu, ilk iki dönemde iktidar olma mücadelesi ile sivilleşme-demokratikleşme mücadelesinin birbirini tetiklediğine, beslediğine, üçüncü dönemde ise bu ikisinin artık karşı karşıya geldiğine işaret ediyor. Bu üçüncü dönem, AKP’nin iktidar konsolidasyonu dönemidir.

AKP’nin üçüncü döneminde öne çıkan özellikleri Bayramoğlu şöyle sıralıyor: “Daralan ifade özgürlüğü alanı... Basının rölatif bağımsızlığının iyice ortadan kalkması... Siyasi iktidarın siyaset ya da kendisi karşısında düşünsel ya da kurumsal özerk konumlara tahammülünün yok olmaya başlaması... Siyaset üretiminde özgürlüklerin kötüye kullanımı endişesinin ya da demokratik hamlelerin ters sonuçlar ürettiği fikrinin, dolayısıyla polisiye mantığının geri dönüşü... Katılım mekanizmalarını önemsizleştiren milli iradeci anlayışın iyice belirgin hale gelmesi... Velhasıl toplum üzerindeki devlet hegemonyasının yerini adeta siyaset hegemonyasına bırakması...”

Günümüzde Ankara Kriterleri yukarıda özetlenen niteliklerin ön plana çıktığı bir otoriter demokrasi anlayışını ifade ediyor. Elbette Ankara Kriterlerinin diğer anlamını bütünüyle reddetmiyor Başbakan. 15 Kasım’da Hilton Otel’de düzenlenen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Türkiye Kararları, Sorunlar ve Çözüm Önerileri Konferansı’nda, -ilk dönemin reflekslerinin bir kalıntısı olarak mı, yoksa ortam öyle gerektirdiği için midir, bilemiyoruz-, “İnsan hakları evrensel bir nitelik taşır. Temel insan hakları, farklı coğrafyalarda farklı nitelik arz etmez” demeye devam ediyor. “Avrupa’nın temel hak ve özgürlüklerde ortaya koyduğu değerler manzumesi, hiç tereddütsüz söylüyorum, bizim kendi medeniyetimizin de özüdür ve ulaşmak istediğimiz bir idealdir” diye ilave ediyor. Ama aynı gün, ondan bir gün önce ve ondan bir gün sonra, hükümetin KCK operasyonlarını, Kürt sorununa yaklaşımını eleştirenlere karşı esip gürlüyor, onları açıkça tehdit ediyor.

 

‘Bizim medeniyet’

Yıllardır bildiğimiz Ankara Kriterleri, tam da böyle bir şey. Yeri geldiğinde evrensel insan haklarından, Avrupa’nın temel hak ve özgürlük ilkelerinin “bizim medeniyetin özü ve ideali” olduğundan bahseder devlet büyüklerimiz, sonra hemen dönüp aykırı söz söyleyene ağır tehditler savururlar. Erdoğan da, aynı gün, “Şimdi birileri çıkmış AK Parti vesayetinden söz ediyorlar. Bunu dillerine dolayanlar statükonun psikolojik harekatına neferlik ettiklerinin artık farkına varsınlar” diyor. Bunun açık ve yakın bir tehdit olduğunu, herkes anlıyor. Bunu söyleyen kişinin elinin altında polisiyle, yargısıyla ve ceza yasalarının terörle mücadele örtüsü altında sağladığı olağanüstü dönem yöntemleriyle pekiştirilmiş bir devlet şiddeti gücü var. Boş bir tehdit değil bu. “Terörle mücadelede hükümetin yanında olmayanlar, terörün yanında olmuş olurlar” tehdidinin havada asılı durduğu bir ortamda söyleniyor.

Kadim Ankara Kriterleri böyle tehditlerle, azarlamalarla, tutuklamalarla eş zamanlı olarak “en ileri demokrasi”nin Türkiye’de olduğunun ilan edildiği, temel hak ve özgürlüklerin devlet/iktidar vesayetinde olduğu bir rejimi niteler.

Bürokrasinin hiyerarşi ve biat kurallarını bütünüyle içselleştirmeye dayanır. Aykırıya, uygunsuza tahammülsüzlüğü temsil eder. Halim selim Salim Uslu’yu kürsüden milletvekili itekleyen bir kabadayıya dönüştürür. AKP iktidar oldukça devlet, devlet oldukça Ankaralılaşıyor. Örneğin Avrupa Parlamentosu’nun ilerleme raporunu artık “dengesiz” bulmaya başlıyor. Mecliste grubu olan partiye “Mecliste olsanız ne yazar, olmasanız” demekte bir beis görmüyor. “Taş kalpli caniler” türünden sözlerle damgaladığı milletvekillerinin yakında derdest edilmesinin, partinin kapatılmasının zeminini hazırlıyor.

Kadim Ankara Kriterlerinin savunucuları gibi, polis ve yargının Kopenhag kriterlerini çiğneyen tutukluluk uygulamalarına, “Eğer çıkmayı hak ediyorlarsa yargı gereğini yapar çıkarır” diyerek, omuz silkiyor. Biraz daha sıkıştığında, mevzuat labirentinde sözü boğuyor.

1990’lardan biliyoruz. Terör eylem ve girişimlerine karşı yürütülmesi gereken mücadelenin demokratik hukuk devleti ve adil yargılanma ilkelerini çiğneme olanağı verdiği yerde, kadim Ankara Kriterleri karşımıza çıkar. Çünkü bu kriterler, devleti ve iktidarı korumak ve kollamayı esas alır. “Özgürlüklerin de bir sınırı var. Siz siyasetçiyi eleştirme hakkına sahip olacaksınız, siyasetçinin sizi eleştirme hakkı olmayacak” der bu kriterleri benimseyen zihniyet. Bütün gücü arkasına almış bir kişinin esip gürlemesiyle, bir gazetecinin iktidarı eleştirmesini denk addeder. Ayrıca etrafında oluşan hınk deyici ordusu da bunu böyle savunur. Bu kriterlerde bugünlerde YÖK’te, Üniversitelerarası Kurulda yüksek sesle duyulan “şimdi sıra bizde” zihniyeti hakimdir. Evrensel değil, “bize özgü” kriterlerin liyakat kriteri olması demektir. Çoğunluk iktidarının konsolidasyonu tam da “şimdi sıra bizde” nidaları arasında gerçekleşir.

Ankara Kriterleri otoriter demokrasinin kriterleridir.