Hev-Genç

İkiz fakat birbirine pek benzemeyen Altay kardeşler 12 yaşındaydı. O yıl, şimdi altıncı sınıf diye ifade edilen orta bire başlayacaklardı. Altay kardeşler kekemeydi ve bazı harfleri külliyen söyleyemiyorlardı. Konuşmaları hep bir alay konusuydu. Bu kardeşler, konuşmaları ile dalga geçen herkese direk girişirlerdi. Pata küte kavgalar ederlerdi. Bu tür kavgalara akranları ve dahi üç beş yaş büyükler bile yardıma gelirdi. Buna rağmen bazı insanlara güçleri yetmezdi. O zaman, intikamın başka bir yolu vardı.

Cam kırmak!

Esas şöhretleri buydu. Onlarca kişinin evinin, arabasının ve işyerlerinin camını kırmıştı Altay kardeşler.

Bu çocukların babaları yaşadıkları o küçük şehirde tanınan, bilinen saygı duyulan biriydi. İşi gücü yerindeydi. Misal çocukları bir vukuat mı yaptı, asla işi büyütmeden, şu, bu demeden, mağduriyeti fazlasıyla öderdi. Daha da önemlisi mağdurlara, samimiyetle minnet duyardı.

Aylardan Ağustostu. Altay kardeşler, babalarına ait deniz kıyısındaki kafede çalışıyordu. Şehrin tüm gençleri bu kafeye takılırdı. Altay kardeşler üniversiteli solcu ağabeylerin bazılarını çok severdi. Çünkü Altay kardeşlerin konuşmaları ile dalga geçmezlerdi. Bu abi ve ablalar Dev-Gençliydi. O küçük şehirde birçok solcu grup vardı. Altay kardeşler için Dev-Gençlilerin yeri bambaşkaydı. Altay kardeşler, yakında gidecek üniversiteli abi ve ablaların masasına gelerek, “biz orta bire geçtik, artık Hev-Gençliyiz değil mi?” diye sorarlar.

Masadaki ağabeylerden biri; “Ulan canınız sağ olsun, siz Hev-Gençli değilsiniz artık, Alaska’dan Afrika’ya Hev-Genç sorumlususunuz” der.

Altay Kardeşler bir sevinir, bir sevinir ki o kadar olur. Bu kardeşlerin az zayıf olanı; “O zaman tören yapalım” der.

Kafedekiler ve dahi Altay kardeşlerin babası bile bu tiyatroya katılır.

Sol yumruklar havaya kalkar ve yemin töreni yapılır.

 “Oportimizme (İsagillere), revizyonizme (Talhagillere) karşı mücadele edeceğime, eğer ilçede ve ilde tembelleşen Hev-Gençli olursa, ona hevrim ateşini hatırlatacağıma, Alaska’dan Afrika’ya tüm Hev-Genç sorumluğunu alacağıma, yemin ederim.”

Bir alkış kopar. Sonra da Altay kardeşlerin çay ikramı gelir.

Altay kardeşlerin az zayıf olanı pek ikna olmadı şöyle sordu; “Tamam biz artık Alaska’dan Afrika’ya Hev-Genç sorumlusuyuz, peki bizim sorumlu olduğumuzu gösteren mühür nerede?” Mühür işi de bu çocukların dayısı muhtar olduğu için akılda kalmıştı.

Altay kardeşlerin babası da “Ulek kendi evinizin camını bile kırdınız, daha ne mührü istiyorsunuz? Sizin mühür de cam kırmak ya.” (Ulek; 1: Ula, ulan, hınzır, gibi şeylerin Arapçasıdır. 2: Sevimli bir hitap şekli.)

Akıllarına gerçekten uyar bu. Altay kardeşler demek, cam kırmak demektir.

ALASKA’DAN AFRİKA’YA HEV-GENÇ’İN İLK EYLEMİ

Eylül gelir, ağabeyler ablalar üniversitelerine geri döner ve Altay kardeşler ortaokula başlar.

Bir gün okul müdürü uzun saç kontrolü yapar. Müdür, Altay kardeşlerin ikisinin de saçını makineyle bir parça keser. Bir grup öğrenciyle beraber çocukları, saç tıraşı olsunlar diye eve gönderir.

Saçları kırpılmış tüm çocukların canı epey sıkılır.

Elbette buna bir cevap vereceklerdir.

Altay kardeşlerin az zayıf olanı şöyle akıl yürütür. “Okul kimin malı? Müdürün. O zaman müdürün tüm camlarını kıracağız, böylece müdürüne bir mesaj vereceğiz.”

Öyle de yaparlar. Bir gece okulun tüm camlarını sapanla kırarlar.

O yağmurlu ve rüzgârlı havada okulun kırılan camlarının sesini kimse duymaz. Duyanlar da kendine bu durumdan vazife çıkarmaz.

Kısa bir süre sonra, bu eylemi Altay kardeşler yaptığı ortaya çıktı. Çünkü orta bir, iki ve üçler arasında Altay kardeşler “Sizin saçınızı kesen müdürün camlarını kırdık” diye ajitasyon ve propaganda yaparlar.

Tabi müdürün orta üçte okuyan oğlu da bunu duyar, babasına mevzuyu anlatır. Altay kardeşlerin babaları büyük bir çaresizlikle, okul müdürüne yalvar yakar olayın kapatılmasını rica eder. Tabi okulun camlarını taktırıp, hatırı sayılır bir bağış yapmak şartıyla. Öyle de olur, mevzu büyümeden kapanır.

Lakin bu eylem nedeniyle tüm orta bir, iki ve üç bebeleri arasında Altay kardeşlerin şöhreti daha da yayılır.

Bu işin bir de bedeli olacaktır. Değerli okur, bir babanın evladına Anadolu topraklarında uygulayabileceği tüm şiddet yöntemlerini daha önce zaten uygulamış ama bir türlü sonuç alamamış bir adam var karşımızda. Aslında baba epey çaresiz de. Ne yapsın adamcağız? İki evladı var, hem kendilerine, hem aileye, hem şehre bir bela olduğunu düşünüyor. Kısmen haklı, kısmen haksız. Çünkü Altay kardeşler son derece saygılı, yardımsever insanlardır.

Büyük insanlara taş çıkartacak olgunlukta, yaşlı ve mağdur insanlara yardım etmişlerdir. Hatta harçlıklarını biriktirip, ekstradan bir numaralı finansör anne, iki numaralı finansör nene, üç numaralı finansör babadan da para alarak yaşlı, tek başına yaşayan bir kadına küçük ekran bir televizyon bile hediye ettiklerini tüm şehir biliyordu. Şimdi burada yaptıkları diğer iyilikleri yazıp onları rezil mi edelim? Zira onlar da bilir ki, her iyilik gizli yapılır. İyilik açıktan yapılırsa bir çeşit rezillikti yapan için.

Altay kardeşler, konuşmalarıyla ve siz ne biçim ikizsiniz gibi mevzularda dalga geçenlere öfke duyuyorlardı. Bir de adaletsizliğe ve haksızlığa gelemiyorlardı. Sadece kendilerine değil, şahit oldukları başka haksızlıklara da o şiddette tepki verirlerdi.

Altay kardeşlerin, kendi evlerinin camlarını kırma, babalarının arabasını yakma girişimi ve kafenin tüm bardaklarını kırma icraatları akla gelen ilk icraatlardı. Ha birde yeni alınan ve o zamanlar çok büyük paraya mal olan, maç izlemek için kullanılan, büyük ekran televizyona gazoz fırlatmayı unutmamak lazım. Gerçi o eylem muğlâktı. Altay kardeşler tarafından üstlenilmedi. Bu cam kırmanın yanında akranlarından, lise üçteki çocuklara dek, meseleleri olan tüm çocukları da dövmüşlükleri vardır. Altay kardeşler bir anda, on, on beş velet toplayabiliyorlardı.

Yine o gece hortumla, tekme tokatla, sopayla büyük bir dayak yediler. Bana mısın demedi Altay kardeşler. Zayıf olanı bir ara slogan atacak oldu. Ağzına ağzına tokatları yiyince, en iyisinin susmak olduğuna kanaat getirdi.

Bir hafta süren dinginlikten sonra, Altay kardeşler, Haziran Halkçı Yayın Grubunu ilçe temsilciliğini ziyaret eder. Haziran Halkçı Yayın Grubu birçok alanda yayıncılık yapıyordu. Yayınevi, haftalık dergi, kültür sanat dergisi, gençlik dergisi, işçi dergisi, memur dergisi ve ilçeye özel çıkan bir gazeteyi de sayarsak büyük bir medya gücüydü.

Orası her zaman kalabalık ve şenlikli bir yerdi. O gün de, öyle yoğun bir gündü. Altay kardeşler, kendilerine gereken hürmetin gösterilmediğini ve onlara dağıtmak üzere dergi ayrılmamasını hakaret sayarak, uzun süre şehrin sokaklarında dolaşırlar. Sonra şehir meydanındaki parkta, çeşmenin yanında otururlar. İkisinin kafasından aynı şey geçiyordu. Onlara dağıtmak için dergi bırakmayan, muhabirin camını kırmak. Gece olduktan sonra sadece Gençlik dergisinin camını kırar Hev-Genç yazılmış bir kâğıdı ise bir taşa sarıp, ofisin içine atarlar.

Bir gün, iki gün, üç gün geçti. Kimse bunlara bir şey demedi. Altay kardeşler bunun üzerine Haziran Halkçı Yayın Grubunu ilçe binasına gidip, orada en sevdikleri adamın odasına geçerler. Adam babacan bir tavırla; “Oooo hoş geldiniz, oralet içer misiniz?” diye çocukları, ağırlar.

Altay kardeşlerin az zayıf olanı çok alıngan bir şekilde; “Abi biz buraya eylem yaptık. Bize dergi bırakmayan abinin camını kırdık. Ona bildiri bıraktık, eylemi üstlendik, siz bizi neden adamdan saymıyorsunuz?”

“Yok, yok, yok” dedi adam. “Gayet net mesajınızı aldık. Bundan sonra size iki kat dergi bırakacağız. Mesajınızı aldık ve kendimizi düzelttik. Eyleminiz başarıya ulaştı.”

Altay kardeşler kendilerine yabancı bir diyalogla karşılaştılar. Ne diyeceklerini, ne yapacaklarını şaşırdılar. Normalde usul şöyleydi. Altay kardeşler cam kırar. Kırılan camın sahibi babalarına söyler, babaları onları döverdi.

Neyse…

Değerli okur, o yıllarda lümpenliğin birkaç belirtisi ve simgesi vardı. Mesele yarım saat uzaktaki il merkezine gidip, orada bulunan tek hamburgerciden, hamburger yemek. Kola içmek, sütlü kahve içmek gibi. Cappuccino ve pizza daha o ilçe için keşfedilmemişti. Ha bir de tatile gitmek.

Aynı okulda, lise birde okuyan bir çocuk vardı. Kodaman bir ailenin oğluydu. Hep çocuklara her hafta nasıl Hamburger yediğini anlatırdı. Babasının arabasında, evdeki büyük ekran televizyondan, özel atari makinasından yediğinden içtiğinden bahsederdi. Görgüsüzdü çocuk.

Hatta geçen yaz bu çocuk, deniz kıyısı kafe de cappuccino sipariş vermişti Altay kardeşlere.

Tabi öyle bir şey menüde yoktu. Sütlü çikolata getiren Altay kardeşlerin az zayıf olanına, ileri geri konuşmuştu.

Altay kardeşler ta o zamanlardan bu çocuğa gıcıktı. Lakin bu çocuğa da “gözünün üstünde kaşın var” diye de girişemezlerdi ya.

Bu çocuk, revizyonist Talhagillerle takılmaya, onların derneklerine gitmeye başlar. Bir gün Altay kardeşlerin dağıttı dergiyi, çöpe atma gafletine girer. Altay kardeşler bu olayı duyar, lakin teyit edemezler. Çocuğa sorarlar. Çocuk son derece deyyusça kıvırır, Altay kardeşlere övgüler düzer.

Neyse bir gün bu çocuk, yeni gıcır gıcır bir “Nike” ayakkabısı ile okula gelir.

Altay kardeşler durumdan vazife çıkartıp, “Biz bu okulda ikiyüzlü, hümpenliğe (lümpenliğe) izin vermeyiz diyerek, çocuğa girişirler. Ayağındaki ayakkabıyı çıkartıp yakarlar.

Üstüne de çeşitli sloganlar atarlar.

Hücummmm.

Kahrolsun Talhagil.

Kahrolsun hümpenler

Yaşasın Hev-Genç

Bunun üzerine sonraki teneffüste Talha ve beraberindeki liseliler Altay kardeşleri hem de kendi sınıflarında kıstırıp dövmeye kalkarlar, tüm sınıf ile beraber, orta bir, iki, üç ve dahi Altay kardeşler taraftarları liseliler bu Talha ve arkadaşlarına girişirler. Büyük bir kavga çıkar, sınıftan bahçeye, bahçeden okul dışında doğru büyür, ilçede infial yaratır.

Talha uzun boylu ve güçlü bir çocuk olduğu için az dayak yer. Lakin yanındakiler haşat olur.

Bu olay büyür. İlçede bir soruna dönüşür. Politik gruplar, aileler, öğrenciler, öğretmenler herkes müdahil olur.

İlçenin kanaat önderi pozisyonundaki üç üniversite terk Tatlıcı Orhan abi aynı zamanda Haziran Halkçı Yayın Grubunu resmi sözcüsüydü. Tarafları yatıştırır. Bunun bir çocuk kavgası olduğunu, koca koca bıyıklı ve etekli Talhagillerin abi ve ablalarına anlatır, aileleri sakinleştirir, öğretmenleri ikna eder. Sonuçta Orhan abi bu, makul, güvenilir emin adamdır.

Olay öylece kapanır.

Gerçekle Yüzleşme

O gece Altay kardeşler Tatlıcı Orhan abinin evinde kalırlar. Ne de olsa babalarından yiyecekleri dayak bakiydi. Lakin o gece olmasın istiyorlardı.

Tatlıcı Orhan Ustada kalmaz olaydılar.

Altay kardeşler o gece büyük bir hayal kırıklığı yaşadılar. Alaska’dan Afrika’ya Hev-Genç sorumlusu olmadıklarını öğrendiler. Yetmezmiş gibi, bu yaptıklarının eylem değil, yaramazlık olduğunu öğrendiler. Başka birçok gerçekle yüzleştiler. Altay kardeşleri en çok acıtan şey ise, eğer öyle yaramazlık yapmaya devam ederlerse, bir daha Haziran Halkçı Yayın Grubu il ve ilçe binalarına asla giremeyecek, bu gruptan kimse onlara selam vermeyecek ve esas can alıcı ceza, Tatlıcı Orhan Usta çocuklar ile konuşmayacaktı.

Alaska’dan Afrika’ya Hev-Genç Kuruluyor

Büyük bir yıkım yaşadı Altay kardeşler. İki gün okula gitmediler, yarım saat ilerdeki il merkezine gittiler. Akşama dek gezdiler. Künefe falan yediler, on, on iki defa Haziran Halkçı Yayın Grubunun il ofisinin önünden geçtiler. İçeri bir türlü girmediler. Akşam da teyzelerin evine gittiler. Süt dökmüş kedi gibi, hayalet gibi, iki gün geçirdiler.

Nihayet bir karara varmış şekilde ilçeye geri döndüler.

Altay kardeşlerin az zayıf olanı şöyle akıl yürüttü. ”Madem Alaska’dan Afrika’ya Hev-Genç yok o zaman biz kuracağız.”

Ve kurdular da.

Ortaokul bebeleri, biz Hev-Genç’liyiz diye ortalıkta dolaşıyorlardı. Bazı insanlar Hev-Genç değil Dev-Genç diye düzeltmeye kalkınca, “Yok biz isim olarak ayrı, fikir olarak biriz” diyorlardı.

Altay kardeşler Haziran Halkçı Yayın Grubunu ve Tatlıcı Orhan Ustayı çok özlediler. Biri görür ve davet eder diye tatlıcının ve dergi ofisinin oralarda dolanıp, duruyorlardı.

Bu durum tam 2 ay sürdü. Sonra dayanamayıp Haziran Halkçı Yayın Grubunu ilçe temsilciliğine gittiler. Kötü bir zamanda gittiler. O gün polislerin ofisi basacağı tuttu ve içerde bulunan herkes gözaltına alındı. Polis, özellikle yaşı küçük, genç ve belli ki yeni solcu olmuş kişileri daha çok dövdü ve korkuttu.

Bunlar içinde Altay kardeşler de vardı.

Tabi dayağa şerbetli olan Altay kardeşler için hava hoştu. Ne dayak, ne küfür, ne tehditler onları etkilemedi. Güle oynaya, girip çıktılar.

Hev-Genç Bölünüyor

Altay kardeşler arasında sorun işte bu gözaltından sonra çıktı. Tanıdıkları tek polis çocuğu ve kendi arkadaşları olan çocuğu dövüp, dövmeme mevzusu bir soruna dönüştü. Az zayıf olanı bunun yanlış olduğunu ileri sürdü, iri olanı ilk defa diğerinin sözünü dinlemeyip, çocuğa uygun zamanda girişti. Gerçekten yazık oldu çocuğa, dünyadan bir haber polis çocuğu hüsran ve hayal kırıklığı yaşadı.

Arkadaşlarından dayak yemişti.

Altay kardeşlerin zayıf olanı, bu olaya çok üzüldü. Kendisini dinlemeyen kardeşini ihraç ettiğini açıkladı. Kardeşi ise bu kararı tanımadığını ve Afrika’dan Alaska’ya Öz Hev-Genç’i kurduğunu ilan etti. Tabi tüm bunları her gün ayrı ayrı uğradıkları Tatlıcı Orhan ustaya anlatıyorlardı. Altay kardeşler küsmüşlerdi. Artık, birlikte gezmiyorlardı. Arkadaş çevreleri de doğal olarak ikiye bölünmüştü.

Yeri kurulan Afrika’dan, Alaska’ya Öz Hev-Genç bir bildiri yayınlar. Bu bildiriyi çoğaltmak için ilçede tanıdıkları tek fotokopiciye gider. Fotokopici, emekli öğretmen, aynı zamanda dört numaralı revizyonist olan emekli öğretmen Hikmet’ti. Adam bildiriyi okur ve yırtar. Çocuğu da dükkandan def eder. Bunun üzerine Altay kardeşlerin iri olanı, topladığı çocuklarla, dükkana geri döner. Emekli öğretmene saygılarından ona bir şey yapmazlar ama su dolu balonları kırtasiye ve kitapevi olan dükkanın içine fırlatırlar. Suyla buluşan birçok kitap ve defter kullanılmaz olur. Dükkanın hemen üst katında emekli öğretmenin başkanlığını yürüttüğü derneğin gençleri bu çocukları bir güzel pataklar.

Olay büyür ve yayılır.

Altay kardeşlerin babası tüm zararı fazlası ile ödeyip, üstüne derneğin bir yıllık çay, şeker ihtiyacını karşıladıktan sonra, şu tezi ileri sürer: Kardeşim benim çocukları, benden başkası dövemez.

Araya Tatlıcı Orhan Usta girer ve mevzu yine sulh yolu ile kapanır.

Altay Kardeşler Barışıyor ve Birleşik Hev-Genç Kuruluyor

Bu olay üstüne Altay kardeşler barışır ve Birleşik Hev-Genç kurulur. Tabi olayın siyasi sonuçları olacaktı. Misal o dernek üyeleri asla bir daha okulda dergi dağıtamadılar. Onlara Altay kardeşler tarafından siyaset yasağı getirilir. Hele, hele, derneğin, seminer, film gösterimi, kurs ve pikniklerine giden tüm çocuklar ciddi bir şekilde dışlanır.

Acı Son, Aşk ve Hev-Genç’in Kapanması

Aylardan Nisandı. İlçeye bahar değil, yaz bile gelmişti artık. Yazın gelişi, doğanın uyanışından çok, dondurma satışından anlaşıyordu. Altay kardeşler, şehrin göbeğindeki parkla, çeşmenin yanında oturuyorlardı. İşte o an kendileri gibi ikiz Selda ve Melda kardeşler ile göz göze gelirler. İlk bakışta aşktı onlarınki. Büyülü bir şeydi. İnsanı Süpermen, Tarzan, He-Men, Ninja kaplumbağalar ve en nihayetinde Bruce Lee yapan bir duyguydu bu. Başka türlü bir enerji ve evrende başka bir boyuttu bu. Aşk işte değerli okur, daha nasıl anlatayım.

Bir hafta sonra el ele tutuşmaya, iki hafta sonra kebaplar yemeye değil de, dondurma yemeye, gazozlar içmeye, üçüncü hafta da çocuklar karşılıklı olarak evlere gidip gelmeye başlarlar.

Altay kardeşler okuldan sonra Selda ve Melda ile görüşüyor, akşama dek birlikte zaman geçiriyorlardı. Ne kavga, ne gürültü, patırtı, ne de bir vukuat. Altay kardeşlerin babasının, bu sakinliğin devamı için adak bile adadığı söylenir.

Kızlarla aralarında bazı sorunlar var, var da bunu Altay kardeşlerin görebileceği göz yoktu. Hani aşk gözü kör eder, önermesi var ya, öyle işte.

Misal bu kızlar Grup Yorum dinlemiyordu. Daha vahimi öyle bir şeyden habersizdiler. Altay kardeşler bu duruma çok şaşırsa da, mevzuya takılmamışlardı.

Kızlar, Yonca Evcimik’in Aboneyiz şarkısını seviyorlar, işin trajedisi şu ki Altay kardeşler bile kızları kırmamak adına, birlikteyken bu şarkıyı dinliyor, kızların yaptığı dansa eşlik etmek zorunda kalıyorlardı.

Kızlar aslında kebap ve baklava sevmiyorlardı. “Rejim yapmak” diye bir şey olduğunu ilk o zaman öğrendi, Altay kardeşler. Bu nedenle kızlar ne Tatlıcı Orhan Usta’yı seviyorlar, ne de kebap yemeyi.

Günler hızlı ve büyülü geçiyordu. Nihayet 1 Mayıs geldi, çattı. Kızlar Altay kardeşlere şunu dayattılar. 1 Mayıs günü yarım saat uzaktaki il merkezine gidip, o günlerde vizyona giren Elm Sokağında Kabus 6: Son Kabus filmini izledikten sonra şehrin tek hamburgercisinde hamburger yemek. Ya bu program, ya ayrılık…

1 Mayıs 1991 yılında şehrin tek hamburgercisinde, hamburger yerken, uzaktan bir ses duyuldu. Ses ve sesler gittikçe yakınlaşıyordu. Nihayet bu ses çok net duyulmaya başlandı. Şehrin insanları 1 Mayıs meydanına akıyordu. Bu ses Tatlıcı Orhan Usta’nın sesiydi.

Oturdukları sandalyede küçüldükçe, küçülen Altay kardeşlerin yüzü renkten renge girdi. Utanç içindeydiler. Altay kardeşlerin az zayıf olanı mevzuyu kavramıştı. Artık asla hevrimcilik yapamayacaklardı. Her şey bitmişti. Lakin buna rağmen Selda ile Melda’nın elleri çok sıcaktı. El ele tutuşmanın sıcaklığı her şeye değerdi.

1 Mayıs 1991 saat 19:00’da Altay kardeşler bir bildiri yayınlayıp, bildiriyi kızlar ile Tatlıcı Orhan Usta’ya ulaştırdılar.

Şöyle yazıyordu; “Aşk nedeniyle Alaska’dan Afrika’ya Birleşik Hev-Genç kapatılmıştır. Biz sizi ve hevrimi çok sevdik. Bunu unutmayın yeter.”

YORUM EKLE

Demokrat Haber’e Patreon'dan bağış yapabilirsiniz > > > > >