Norveç’li faşist Breivik’in “2083: Avrupa Bağımsızlık Bildirgesi”ne bakıyorum. Elbette sindirilmemiş bilgiler, özensiz kullanılan kavramlar, çarpıtmalar, kendi içinde çelişkili yorumlar metne damgalarını vuruyorlar. Fakat metnin tipik bir kültürel muhafazakarlığı yansıttığı bölümlere bakmak, birçok açıdan ilginç olacak. Özellikle de kimlik sorunlarının –gerek muktedirler, gerekse mağdurlar açısından- nasıl yakıcı sorunlar olduğunu gösterdiği bölümler…

1518 sayfalık metin ağırlıklı olarak “kültürel Marksizmin” Avrupa medeniyeti üzerindeki “yıkıcı etkisini” berteraf etmek üzere kaleme alınmış. Breivik, Marksizmle –daha da özelde Frankfurt Okulu ile- hesaplaşıyor. Frankfurt Okulu ile ilgili okuma yapmak isteyen biri pekala Breivik’in bibliografyasını kullanabilir!

Norveç’li faşist, Adorno, Horkheimer, Lukacs, Marcuse ile mücadele etmeye çalışırken Martin Jay’in, Frankfurt Okulu ile ilgili köşe taşı kitabı Diyalektik İmgelem’i satır satır okumuş örneğin. Kendi payıma Türk faşistlerinin geri kalmışlığının ve bir-iki istisna dışında hiçbir teorik birikime sahip olmayışlarının Türkiye solu için bir şanssızlık olduğunu düşünürüm. Avrupa’da sol, faşistlerle sadece sokaklarda değil, kitaplarda da kavga ediyordu. Kitapta kavga etmeye değer bir faşist düşüncenin olmaması o ülke solunun düşünsel gelişiminde gözle görülmeyen bir bariyer etkisi yapar.

Breivik’in Marksizm nefretinin nereden kaynaklandığına bakmak, Türkiye’de tartıştığımız “sol siyaset ve kimlik” meselesi açısından ilginç ipuçları veriyor. Norveç’li faşist için esas tehlikeli olan Marksizm, farklılık ve bir arada yaşama vurgusuyla çok-kültürlülük tartışmalarına yol açan Marksizm…

“Frankfurt Okulu’nun yarattığı kültürel Marksizm” diyor Brevik, “Rusya’yı yıkan o eski, ekonomik Marksizmden çok daha dehşet vericidir. Hiç olmazsa ekonomik Marksistler, Frankfurt Okulu ve ardıllarının yaptığı gibi cinsel sapkınlığı yüceltmiyor ve anaerkilliği yerleştirmeye çalışmıyorlardı” (s. 18).

Breivik, Marksizmi ve birazdan göreceğimiz feminizm dahil onun bütün “uzantılarını”, bir şekilde İslam’la ilişkilendiriyor. Breivik, son tahlilde, kimlik meselesiyle uğraşıyor. “Avrupa kimliğini” korumanın biricik yolu diğer kimliklerden kurtulmaktır. Bir faşistten bekleneceği üzere o kimliğin elbette değişmez bir özü vardır ve bu özü ise aslında iki “öteki kimlik” tehdit etmektedir: Feminizm ve İslam. Dahası, her iki “tehdidin” de sorumlusu kültürel Marksizmdir! Breivik, “gizli ve sinsi tehdide” karşı Avrupalıları uyarmaktadır.

Bütün bunların nasıl yan yana gelebildiğini görmek için ise uzun bir alıntı yapmam gerekiyor: “Birçok Batı Avrupalı ve Amerikalı bizzat kendi kurumları kullanılarak, mevcut düzeni yıkıp yeni bir düzen kurmak isteyen toplumsal devrimciler tarafından yönlendirildiklerinin farkında değiller. Bu devrimciler, Batı Avrupa ve Amerika’daki birçok kamu kurumlarını artık kontrol ediyorlar. Kendi gençlik dönemlerindeki karşıt kültür devrimiyle başlayan “sessiz” devrimleri tamamlanmak üzeredir. Bunların içinde anahtar unsur, hatta en geniş politik ve toplumsal kesimi temsil etmesi nedeniyle baskın unsur feminizmdir. Marksist hareket, son dönemlerinde içine girdiği “sessiz” kültürel fazıyla birlikte kendinden öncekileri sildi süpürdü. Kültürel Marksizmin, feminizmin kontrolünü tamamına erdiren medyadaki hakimiyetinde, karşıt bir kültürün izlerini görmemek imkansızdır. Kültürel Marksistler/çok-kültürcü elitler, Yeni Totaliterler, Batı tarihinin en tehlikeli kuşağıdır. Sadece Avrupa toplumunun temel yapılarını tahrip etmeyi başarmakla kalmadılar; milyonlarca Müslümanın Avrupa’yı sömürgeleştirmesine izin verdiler. Sadece elli yıl içine Müslüman nüfus birkaç binden 25 milyona ulaştı (s. 31).

Çare bellidir ve kaçınılmazdır: Ataerkilliğin restorasyonu! Yazar, metnin bir bölümünde ilkokulda okurken girdiği biçki-dikiş derslerini hatırlıyor. Çocukluğunda nefret ettiği, aşağılayıcı bulduğu o dersler, hiç beklemediği bir biçimde işine yaramıştır: Bomba yapımı! “Avrupa’nın erkek çocuklarını kadınsılaştırmak amacıyla verilmek istenen bir beceerinin” diyor Breivik, “Avrupanın kültürel Marksist ve çok-kültürcü rejimlerini yıkarak ataerkilliği yeniden hakim kılmak için kullanılacak olması oldukça ironik ve hatta eğlenceli” (s. 854)

Temel sorun, eninde sonunda tekrar kurulacak olan ataerkilliğin İslam üzerinden mi, yoksa Hristiyanlık üzerinden mi gerçekleşeceğidir. Tehcir siyaseti tam da burada devreye giriyor: “Demografi kraldır” diyor faşist. “Eğer topraklarımızdaki bütün Müslümanları önümüzdeki 20-70 yıl içinde tehcir etmeyi başaramazsak Avrupa kaybolacak” (s. 1138).

Söylemeye gerek yok: Breivik kadınların, “pozitif ayrımcılık” uygulanarak çalışma hayatında gittikçe daha fazla rol almaya başlamalarından da rahatsız: “Avrupa kültürünün kadınsılaştırılması neredeyse tamamlandı. Şimdi, erkek hakimiyetinin son kaleleri olan polis kuvveti ve ordu saldırı altında” (s. 29).

Bu manifesto, sadece faşizmin manifestosu değil. Sıradan birçok Avrupalı sağcının paylaştığı fikirlerin teorik olarak da temellendirilmeye çalışıldığı bir metin aynı zamanda… Faşizm, bu ortak paydadan yükseliyor zira. Norveç’li faşistin manifestosunu Avrupa bağlamının dışından da okumak pekala mümkün: Birincisi, metindeki Müslümanlığa ve Hristiyanlığa atfedilen özcü nitelikler Türkiye’deki birçok milliyetçi ve/veya dincinin atfedeceklerinin aynadaki yansıması gibi… İkincisi, -Türklere dair söylenenler olmasa- Atatürk’ün “şeriatla mücadelesine” ve “başarısızlığının” nedenlerine dair söylenenlerin altına imza atacak birçok islamofobik laik bulmak da zor olmayacaktır. Fakat korkarım ki, Breivik’e en fazla destek feminizme ve feminizmin müesses nizama verdiği zararlara dair söylediklerine gelecektir. Hamdolsun memlekette laik, milliyetçi, dinci ayrımlarının en az geçerli olduğu alan feminizm. Bir de akademik not: Bu metin, aynı zamanda feminist çalışmaların neden sadece “kadın çalışmalarından” ibaret olmaması gerektiğini, “erkek/erkeklik” sorununun tam da merkezde yer aldığının iyi bir göstergesi…