Demokratik Bir Cumhuriyet, Bir "Devrim"…

Cumhuriyet’e doğru gidecek olan süreçte 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılması, İstanbul hükümeti dışında başka bir siyasî ve toplumsal iradenin tezahürü olarak çıkar karşımıza.

Meclis fikri, kısa da olsa Meclis-i Mebusan deneyimi yaşanmış siyasal ve toplumsal yaşamda yeni değildi belki ama “yeni” ve “sancılı” olan bir şey vardı ki o da, padişahın yetkilerinin “millet”e “devredilmesi” veya “irade-i milliye”nin hukukî olarak güvence altına alınmasıydı. Hâkimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olacağının ilanı elbet İstanbul hükümetini endişelendirmiş; “başkaldıranlar”, yani hakkında idam kararı verilen Mustafa Kemal ve arkadaşları derhâl “hain”, “asi” ilan edilmişti.

Mondros’tan Lozan’a, TBMM’nin açılmasıyla ete kemiğe bürünen, hedefi ise emperyalizme karşı “ulusal bağımsızlığı” kazanmak olan “Kurtuluş” ve -Bülent Tanör’ün 40’lara kadar sürdüğünü yazdığı- “Kuruluş” sürecinde; 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilmişti.

Cumhuriyet, başta siyasal alanda önemli bir dönüm noktası, o tarihten sonra toplumsal hayatta, hukukta, ekonomide, eğitimde, tarım ve hayvancılıkta, kültür ve sanatta köklü reformların olacağının habercisiydi. Bu yüzden öğrenimin birleştirilmesi, kadına seçme ve seçilme hakkının verilmesi, laiklik ilkesinin anayasaya girmesi şeklinde karşımıza çıkan “devrimler”den “Cumhuriyet kazanımları” olarak söz edilir.

Hakkını teslim etmek gerekir ki, Cumhuriyet, o günkü siyasal ve tarihsel şartlar içinde “devrimci bir adım” olarak hayata geçirilmişti. Cumhuriyet devrimi, uzun erimli süreçte asıl hedefin demokrasi yolunda ilerlemek olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Ancak dönemin koşullarından kaynaklı olsa da tek parti döneminin özellikle de çalışma yaşamında ve basında ortaya çıkan mazur görülemez baskıcı uygulamaları, Dersim dosyası; çok partili yaşama geçildikten sonra ise sivil iktidarların demokrasiyi unutmaları, yakında tarihte yaşanan 6-7 Eylül pogromu, JİTEM, Susurluk vakaları, gazeteci cinayetleri; askerî darbeler ve darbe girişimleriyle vuku bulan büyük yaşam hakkı ihlalleri, işkenceler, ölümler… demokrasinin öyle kolay kazanılamayacağını gösteriyordu.

Cumhuriyet’in ilanından bu yana 93 yıl geçmesine rağmen hâlâ demokratikleşebilmiş bir ülke değiliz. Demokrasi, örgütlü bir grubun (partilerin) iktidara gelmek için bindiği bir “tramvay” misali. Yönetici azınlığın istediği kadar demokrasi, özgürlük mümkün olabiliyor: Neredeyse hiç!

Doğal olarak akla şu soru geliyor: Cumhuriyet, hiçbir zaman “kimsesizlerin kimsesi” olamayacak mı?

Yasamanın etkisiz bırakılması, yargı bağımsızlığı ve medya özgürlüğünün önüne döşenen taşlar, gerek eğitimde gerekse de idarî ve toplumsal alanda tekçi uygulamalar, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, hâlâ eşit yurttaşlığın reddi demokrasinin önündeki en büyük engeller.

“MİLLÎ İRADE” SORUNU

Henüz yaşandı, Diyarbakır Belediye Başkanı Gültan Kışanak ve Eş Başkan Fırat Anlı’nın “terör soruşturması” kapsamında gözaltına alınması olayı. Kışanak 2014 yerel seçimlerinde yüzde 55 oyla belediye başkanı seçilmiş bir isim. O gün 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’na bilgi veren Kışanak, Diyarbakır’a geçerken havalimanında gözaltına alınıyor. Polis hem belediye binasını hem de her ikisinin evlerini didik didik arıyor.

Belediyenin önünde polis barikatları kuruluyor ve vekillerin binaya girmesine izin verilmiyor. Toplanan yurttaşlara tazyikli suyla müdahale ediliyor. Gözaltılar oluyor.

Ve bölgede internet kesiliyor. Ne sabit ne de mobil hatlardan internete girilemiyor. Hayat duruyor.

Sonra öğreniyoruz ki Kışanak ve Anlı’nın 5 gün boyunca avukatlarıyla görüşme hakkına “kısıtlama” getiriliyor. Gözaltı sürecinde neler olduğu öğrenilemeyecek yani.

Eylül ayında yürürlüğe giren kanun hükmünde kararname kapsamında Güneydoğu’nun il ve ilçeleri olmak üzere toplam 28 belediyeye kayyum atanmıştı.

15 Temmuz’daki darbe girişiminin hemen sonrasında dört parti bombalanan Meclis’te bir araya gelerek ortak bildiri yayınlamış, darbe girişimini lanetlemişlerdi, hatırlayalım.

“Başarısız olan” darbe girişiminin üzerinden henüz günler geçmemiş, ilan edilen OHÂL ile binlerce insanın canına okunmamış, girişim henüz “Allah’ın lütfu” olarak nitelendirilmemişti!

Hükümeti silah zoruyla iktidardan düşürmeyi hedeflemenin adı askerî veya “FETÖ’cü” bir darbe de bu kez belediyelere kayyum atamanın, seçilmiş belediye başkanlarının gözaltına alınmasının adı demokrasi mi?

Mevcut yapıda merkezin yerel yönetimler üzerindeki vesayeti, yerelde halkın yönetime katılma hakkı, halkın yaşadığı yerde kendi kendisini daha iyi yönetebilmesi konuları tartışılırken, özellikle de iktidar çevrelerinin dilinden düşürmediği “millî irade” dahi gerçekleşebilmiş değil. Sahi yalnız iktidar partisine oy vermiş olmak mıdır bu “millî irade” dediğiniz?
Ya yaşadığı şehrin belediye başkanları gözaltına alınan yurttaşın kendi iradesine sahip çıkabilmesi… Niye imkânsız? 15 Temmuz’da “millî irade” için sokağa davet edilen o yurttaş değil miydi?

Siyasî iktidar tıpkı 90’ların partileri kapatan, milletvekillerini tutuklatan yöntemleriyle siyasî temsiliyeti engellemeye çalışıyor. Kürt illerinde haberleşme özgürlüğü ihlal edilebiliyor meselâ. Toplananlara gözaltılar yapılabiliyor. Temel haklar kısıtlanabiliyor.

Yargıya güven sorunundan tutun siyasî temsiliyet sorununa, medya alanında yaşanan el koymalardan, tutuklamalardan tutun üniversite özerkliği ve sendikal örgütlenme ve grev hakkı konularında yaşananlara, parlamenter sistemin bekleme odasına alınmasından çözüm süreçlerine son verilmesine değin can yakıcı pek çok sorun...

Siyasî iktidara muhalif olan veya ondan olmayanların kolayca “terörist”, “vatan haini” ilan edilebildiği, masumiyet karinesinin defalarca ihlal edildiği bir düzen bu.

Kimine göre “fiilî” durum. Aslında gittikçe totaliterleşen bir yönetim. Ve tüm bunların merkezinde “başkanlık” tartışmaları… O “fiilî” durumun başka bir anayasa ile meşru, hukukî hâle getirilme çabaları…

Kuşkusuz ki Cumhuriyet, ilan edildiği 1923 tarihinde “devrimci” bir adımdı. Ama şimdi o tarihten bile daha gerilere gidiliyor.

Belki “devrim” denir adına ama gücün kurumlar arasında dengeli olarak bölündüğü, temel hakların hiçbir şekilde yok edilemediği, yerel yönetimler üzerindeki merkezî vesayetin ortadan kalktığı, üniversitenin kendi kendini yönetebildiği, medyanın doğrudan ya da dolaylı müdahalelerle sıkı bir denetim altına alınmadığı ve emeğin örgütlenmesine fırsat tanınan demokratik bir cumhuriyet düşlerde olan.   
 
YORUM EKLE

Demokrat Haber’e Patreon'dan bağış yapabilirsiniz > > > > >