2011 seçimlerine bir hafta kala, 31 yıl önce yönettiği askeri darbe nedeniyle Kenan Evren’in ifade verdiği, biri orgeneral, birçok muvazzaf generalin darbe hazırlama iddiasıyla tutuklandığı, yüzlerce yüksek rütbeli muvazzaf ve emekli subayın aynı suçtan yargılandığı bir Türkiye’deyiz. Bu Türkiye, ne 2007, ne 2002 Türkiye’sine benziyor. Üç yıldan beri yargısız infazlar konusunda atılan ürkek adımlar, Ayhan Çarkın’ın tutuklanmayı göze alıp, itirafçı olması ve 1990’ların kirli savaş devletinin sorumlularını işaret etmeye başlamasıyla bambaşka bir eşiğe sıçradı. Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkenceciler hakkında soruşturmalar devam ediyor. Artık bu Türkiye’de eski genelkurmay başkanları da soruşturma için savcılığa çağrılabilir. 28 Şubat mimarları, 27 Nisan muhtırasını kaleme alanlar da artık İç Hizmet Kanunu’nun koruması altında değil. Vesayet güçleri yok olmadı ama vesayet rejimi sona erdi.

Genelkurmay’ı hükümete karşı ‘duruş göstermeye’ çağıranlar partisinin yeni genel başkanı, bu kez TSK’yı susmaya davet ediyor. AKP’ye karşı muhalefet açısından bunun daha hayırlı olduğunu ima ediyor Kılıçdaroğlu. Haklı. Yaşanan değişimi özetliyor.

Bunlara rağmen, Türkiye’de demokrasi güçleniyor, derinleşiyor sonucuna hemen varamıyoruz. Polisin ve yargının Kürt muhalefetine yönelik sistemli saldırıları, Özel Yetkili Ceza Mahkemeleri’yle ikinci baharını yaşayan DGM uygulamaları, Derin Kulak’ın yaşamın her alanını kapsaması değil sadece bunun nedeni. AKP’nin ‘anti-vesayetçiliğin ötesinde bir demokrasi gündemi olacak mı?’ sorusuna bugün ve burada olumlu yanıt veremiyoruz. Bu soruyu, Menderes Çınar Birikim dergisinin Haziran 2011 sayısında soruyor. AKP’nin demokratik değişim kapasitesi ve sınırları konusunda yaptığı değerlendirme, aynı zamanda vesayetçi zihniyetin tüm çabalarına rağmen nasıl her defasında mevzi kaybettiğini de mükemmel biçimde gösteriyor.
Çınar, Türkiye muhafazakâr siyasal düşün geleneğine uygun olarak, AKP’nin demokratikleşmeyi milli irade temelinde sağlam bir otorite kurma olarak algıladığını hatırlatıyor. Geçmişteki merkez-sağ partilerden AKP’nin anti-vesayetçiliği daha ileri götürmesini, zorunlu varoluş reflekslerine bağlıyor. “Demokrasi tartışmasının anti-vesayetçiliğe takılı kaldığı bir ortamda, AKP’nin vesayetçi tehditler karşısındaki varoluş mücadelesinin demokrasi ile özdeşleştiğini” belirtiyor. Gerçekten de AKP’ye karşı muhalefet çok yakın bir zamana kadar siyaseti kurucu bir toplumsal faaliyet olarak görmeyi reddetti. Anayasa Mahkemesi’ne aldırtılan 367 kararı, açtırılan kapatma davaları, vesayetçi iktidar yapısını savunarak AKP iktidarını denetlemek, sınırlandırmak istemenin somut tezahürleriydi. Bunun karşısında AKP minimalist siyaset anlayışıyla, kendisi açısından bereketli bir döngüyü yakalayabildi.

Çınar bu döngüyü, militarist girişimlere direnerek iktidar olma; iktidar oldukça militarist girişimleri engelleme kapasitesini pekiştirme; bu yolla kendisinin ve tabanının varlığını güvenli kılma; bunu sağladıkça daha fazla destek alma olarak tanımlıyor. AKP bu bereketli döngü içinde seçilmiş seçkinlerin atanmış seçkinlere üstünlüğünü savunuyor. Giderek daha fazla Erdoğan’ın karizmasını kurumlaştırıp pekiştiren bir parti olarak çalışıyor. Erdoğan ise, vesayetçiliğe karşı mücadele ve demokratikleşme siyasetinin yerini, zamanını ve kapsamını tek başına ve işine geldiği gibi belirlemek istiyor.

Çınar, “TSK’yı pasifize eden, YÖK, HSYK, Cumhurbaşkanlığı, Anayasa Mahkemesi, vb. kurumlara nüfuz eden AKP’nin, hiçbir hükümetin olamadığı kadar bugün iktidar olduğunu” belirtiyor. Bu ise, “AKP’nin vesayetçilikle mücadele mazereti ile kuşandığı koruma kalkanını yitirmesine” yol açıyor.
Türkiye’de sadece vesayetçi çevrelerin değil, merkez sağın da askeri-bürokratik vesayet mazeretiyle yürüttüğü iktidar politikalarının sonuna geldik. AKP liderinin bu önemli seçimler arifesinde takındığı saldırgan ve kibirli tavra, söylediklerine, vaatlerine topluca bakınca, anti-vesayetçi politikanın ötesinde elinde inşaat ve din kardeşliğinden başka dişe dokunur bir şey kalmadığı görülüyor. Seçimler sonrası Türkiyesi gerçekten farklı olacak.