Buralarda tarih şöyle işliyor.

İnsanların ömürlerini yutuyor, kemiriyor, bitiriyor…

Sonra, tüketilmiş veya eritilmiş bir ömrün onurunu teslim etmemek için de sizi ayrıca tüketiyor.

 

***

 

Aslında bunu, bir darbenin astığı başbakanın “onuru”nu anıtmezarla teslim etmeye çalışanlar iyi anlamalıydı.

Ama söz konusu başka hayatlar olunca, pek anlamadılar, anlamıyorlar.

Onurdan çok bahseden başkaları da hiç anlamak istememişti zaten.

İnsanların, halkların, hakların onuru; onların tayin ettiği kadardı.

Biat ettiğin, buyruklara uyduğun, ezberini tekrarladığın kadardı.

Dayatılan etnik, dini kimlikleri kabul ettiğin yahut hapsedildiğin sınıfsal kimliğin içinde boynu bükük, başı eğik kalıp itiraz etmediğin kadardı.

 

***

 

Ömürden gasp edilen; istediğin mahkeme kararını al, geri gelmez.

Belki daha fazla gasp önlenir ama giden geri gelmez.

Hele hepten alınmış, çalınmış, vurulmuş, yakılmış, parçalanmış, bir kenara fırlatılmışsa.

Onur ise, ancak adaletin tesisiyle tescil edilir.

Elbet birileri çiğnedi diye kimse onursuz olmaz; ama şahsiyetinin ve haysiyetinin iadesi, hakkının tescili ancak adaletle mümkün olur.

 

***

 

Hukukun derdi adalet ise; adaletin esas derdi de herkesin insanlık hakkını, insanlık onurunu koruyabilmek, teslim edebilmek, gerekirse atıldığı çukurlardan çıkarabilmektir.

Tabii hesapta böyle.

Yoksa biz ne “Adalet” partileri gördük…

Milletin bir kısmı”nı düşman sayan “Milli Güvenlik”ler; “Milletin bir kısmı”nı tanımayan “Milli Eğitimler” gibi.

Cumhuriyeti cumhurdan nefret; demokrasiyi sadece bir kısım millet iradesi; hukuku, babasının kanunu sayanlar gibi.

 

***

 

Bizim burada tarih; böyle çok borç biriktirdi; aynen de devam ediyor.

Aşağılanan, horlanan, katledilen insanlar; ömürleri çalınan gençler; haysiyetleriyle oynananlar.

Burada “Özür hukuku”; “İnsanlık borçları hukuku”; “Vicdan hukuku”; “Helalleşme hukuku”; “Haysiyet iade hukuku”; “Çalınan yıllar için pişmanlık hukuku”; “İnsanlık suçları için kahrolma hukuku” gibi açık seçik hukuk dalları ve dilleri lazım!

Bir tutukluluk torbasına atarak hayatının bir yılı veya on yılı çalınanlar için de…

Köşe bucak etnik, mezhepsel veya derin katliamlarda yok edilenlerin anısını ve onurunu teslim için de.

Hatta, arsız zenginleşme histerisiyle; işçileri hor gören, küçümseyen, köle sayan bir seri cinayet piyasasının katlettiklerinin, yok ettiklerinin hatırası için de.

 

***

 

Mesele sadece suçlunun bulunup suçun cezalandırılması da değil…

Esas, resmi kafaların, yargının, kanunların ve bir kısım millet ezberinin; insana, insanlığa karşı suçlara tutkudan, yatkınlıktan, yataklıktan özgürleştirilip kurtarılması!

Kendilerini serbest sansalar da; tarihin esas tutuklusu, esas mahkumu onlar çünkü!

Yoksa…

İnsanların zamanını, ömrünü, hayatını, hayallerini gasp edebilirsiniz…

Suçları, suçluları kaçırabilir; zamanı aşırabilirsiniz…

Ama tarihi ilelebet malınız, mülkünüz kılamazsınız!

Çünkü tarih huzursuzluktur!

Tarihin vicdanı, hak ve onur borcundan asla kaçamaz!

İnsanlık suçu işleyeni uykusunda, mezarında bile kovalayan huzursuz ruhu vardır tarihin!

Şimdiki zamana sıkışmaz; öyle gazla, ayazla, poyrazla bastırılmaz!

Hayırlısı neyse, mutlaka olur!

 

 

 

Bir yüzünüz olacak!

 

Katliam eloğlunda ise, resmi vicdanımız üstüne yok!

Esad’ı ailecek kanka yaparken…

İsrail’e Kürecik’te kalkan yaparken patinaj yapsa bile.

Şimdi, bir diktanın halkı katledişine…

Bir halkın toprağını, varlığını, canını çalanların Gazze’de yine “insan öldürmeyi iyi bilmesine” tepkimiz var.

Neden?

Katliam diye mi? Yoksa katliam orada diye mi?

Ya o katliama lanet yağdırırken her katliamla yüzleşmeyi öğreneceksiniz…

Yahut iki yüzünüzle aynen devam edeceksiniz!