Başbakan Erdoğan tam bir "kreşendo" yapıyor.
OD politikasında Kuzey, hatta iç Afrika politikasında elde ettiği prestij, bölgede sahip olduğu yüksek itibar, o bölgelerin sokaklarında dolaşmaktan, o ülkelerde siyaset yapan herkesle konuşmaktan gelen bir aksiyon üstünlüğü onu dünya liderleri arasında hiçbirisiyle mukayese edilmeyecek bir noktaya taşırken, o da bu üstünlüğünün farkını sürekli olarak yeni politikalar üreterek vurguluyor. BM'de yaptığı konuşmadan sonra cumartesi günü New York Üniversitesi Kulübü'nde yaptığı konuşma son zamanlarda geliştirdiği atakların hem bir özeti hem de onların yeni aşamasını belirleyen son derecede önemli bir içeriğe sahipti.
Önce konuşmanın önemli noktalarına değineyim, sonra bir yorum yapacağım.

***

Giriş bölümünde Başbakan açık bir biçimde dünyanın değiştiğini, Soğuk Savaş'ın artık aşıldığını, o dönemle iç içe geçmiş politikaların devre dışı kaldığını belirtti. Mesele bunu anlamakta, kavramakta veya görememekteydi. Bu arada dünyada uluslar daha fazla birbirine bağlanmış, güvenlik, refah ve barış bir arada düşünülmeye başlamıştı. Dünyanın her yerinde "güç kaymaları" yaşanıyor, "paradigmalar sorgulanıyor"du.
İkinci önemli nokta Başbakan'ın dünyadaki mevcut uluslararası kurumların, güvenlik kuruluşlarının işlevini kaybettiğini söylemesiydi. Dünya bu gerçeği neo-conların Irak harbini başlattığı dönemde fark etmişti. Fakat o dönemdeki tartışma bir tek olayla sınırlıydı. Daha ileri götürülemediği için öne sürülen görüş fazla etkili olmamıştı. Şimdi dünyanın her yerinde meydana gelen sayısız olay bu gerçeği Erdoğan'ın dile getirmesine yol açıyor. Niye diyor, Başbakan, dünya BM'de veto hakkına sahip beş ülke tarafından yönetilsin?
Üçüncü nokta en çarpıcı olanıydı. Erdoğan artık yeni bir OD'nun oluştuğunu en ince ayrıntısına varıncaya kadar anlattı. Çalkantılar içinde yüzen bölgeyi yeni pozisyonuna hazırlarken iki önemli kutbu birbiriyle olan ilişkileri etrafında bir araya getirmekten ve aralarındaki muazzam çelişkiyi vurgulamaktan kaçınmadı. Aksine bunu mevcut prestijini ona kazandıran asli unsur olarak öne çıkardı. Diyor ki, Başbakan, OD'da halk hareketleri başlamıştır. Halkların arzuları engellenemez. Halk iradesi aşılamaz. Mazlum ve mağdur uluslar mutlaka başaracaktır. Onların bugün sahip olduğu sıkıntıların temelinde gelişmiş ülkelerin ihmali, vurdumduymazlığı yatmaktadır. Gazze'de, Somali'de, Darfur'da yaşananlara bakıp sormak gerekir: "insanlık nerede, BM nerede, Güvenlik Konseyi nerede?"
İsrail konusunda söylediklerini bir taraf bırakıp buradan devam edersek Başbakan Erdoğan'ın Batı'ya yüklenişi sadece soyut insanlık çağrılarıyla düğümlenmiyor. Devam ediyor ve Batı'ya çok açık bir saptamada bulunuyor: "emperyal mantıklardan sıyrılmak gerek!" Neden emperyal, çünkü, "Irak petrolü Iraklıların elinde değil." Öte yanda, serbest bırakılsın veya neması o ülkeye gönderilsin diye Türkiye'nin çağrı çıkardığı Libya'nın dondurulmuş, çevrimiyle 1 trilyon doları bulan parası var. Buradan hareket edip son noktayı koyuyor Başbakan: 'Batı hesabını Libya'nın petrolü üstüne yapmasın'.
Ama ben yorumumu yapayım.

***

Başbakan Erdoğan'ın getirdiği bu çerçeve, 1960'larda ve 70'lerde dünyanın her köşesinde sol gruplar tarafından savunulan, uğrunda savaş verilen kavramlardır ve şimdi Erdoğan onların ördüğü bir söylemle dünyanın karşısına çıkmış durumda. Halklardan, ezilmişlerden, mağdurlardan, mazlumlardan söz etmesi, Batı'ya emperyalizm emelleri etrafında eleştiride bulunması, dünyada güvenliği sağlamakla yükümlü kurumların yetersizliğini dile getirmesi, Erdoğan'ın, solun neredeyse terk ettiği, unuttuğu, hatırlamak istemediği bu kavramaları sahiplenmesidir. O kavramlar o gün de doğruydu bugün de doğru.
Sivil dinamiklere atıfta bulunan, "dayatmacı sistemleri" ve "halka bedel ödetenleri" kabul etmeyen Erdoğan'ın yıldızı, öyle görünüyor ki, daha çok parlayacak.