Diyelim ki hastasınız. On pratisyen hekim hastalığınıza X teşhisi koymuş. O alandaki uzmanlıkları bütün dünyaca teslim edilmiş olan başka üç hekim ise hastalığınızın Y olduğunda anlaşmış durumdalar. Ne yaparsınız? Aşağıda okuyacağınız yazı, Y üzerinden bir tedaviye başlamanızın hayırlı olduğunu düşünen birinin kaleminden çıkmadır. Sözün özü, “hakikat” dediğimiz o netameli alana ilişkin konuşacağız. Elbette belirli bir alandaki hakikat: Beşeri bilimlerde hakikatin bilgisine ulaşma imkanlarımız üzerine düşüneceğiz.
Yazıda açımlanmaya çalışılacak olan temel sorunsal bu… Bir de varsayımı var yazının. O da şu: Bu yazının okuru, ODTÜ’de profesörlüğü engellenmiş olan Mesut Yeğen’i hiçbir şekilde tanımamaktadır; ama onun meselesi üzerine yapılan tartışmalarla ilgilenmekte ve Mesut Yeğen’in çalışmalarının gerçekten alanına katkı yapan, o alanda anlamlı bilgi üreten çalışmalar olup olmadığını merak etmekte ve “kim haklı” sorusuyla samimi bir biçimde ilgilenmektedir. “Güçlü” bir varsayım olduğunu biliyorum: Memlekette herkesin hemen her konuda bir yargısı olduğu için yukardaki varsayımsal okur mevcut mudur bilmem. Tarih ve sosyoloji disiplinlerini biraz olsun bilen, ODTÜ’yü ve Mesut Yeğen’i tanıyan biri olarak, Mesut’un maruz kaldığı adaletsizliğin benim açımdan tartışılır bir tarafı yok. Öte yandan, bunların hiçbirini bilmeyen birinin de bu adaletsizliğe ikna edilmesi gerekiyor. Kişisel tanıklıkların bunun için yeterli olmadığını biliyorum; daha “nesnel” bir ölçüte ihtiyacımız var.
Bu “nesnel ölçüt” meselesi ise bizzat sosyal bilimlerin en önemli meselesidir. Okuyacağınız yazı genel okura dolambaçlı gelebilecek bir yoldan ilerleyecek ve beşeri bilimlerde üretilen bilginin doğasına dair kelam ettikten sonra Mesut Yeğen meselesine varacaktır. Zira, i) söz konusu meselenin beşeri bilimlerde “nesnel ölçüt” konusunu gündeme getirmek açısından oldukça paradigmatik olduğunu; ve ii) bu alanda üretilen bilginin niteliğine dair bir açıklık olmadığı takdirde, Mesut Yeğen meselesini nesnel bir zeminde değerlendirme imkanının olmadığını düşünüyorum.
Beşeri bilimlerde üretilen bilgi, diğer bilgi türlerinden farklıdır. Bizler, matematiksel bilgi üretmiyoruz. Felsefi veya mantıksal bilgi de üretmiyoruz. Dünya elbette bu biçimlerde de bilinebilir. Bizler, dünyayı daha başka bir biçimde biliyoruz. Açmaya çalışayım.
Tarihsel bilgiye duyularımızla, gözlemle ulaşamayız: “Orada” ve “o zamanda” değildik. Bu zaafımızı, labaratuvar koşulları üreterek de gideremeyiz. Tarihsel olgular insan, zaman ve mekan bağımlı oldukları için, yeniden üretilemezler. Bu durumda “nesnel bilgi”ye nasıl ulaşacağız? Tarih yöntemi üzerine önemli kitaplardan birinin yazarı olan Michael Stanford’un şu tesbiti doğrudur: Bir iddianın “olgu” statüsü haline gelebilmesi için, tarihçilerin o konuda uzlaşması gerekir. Demek ki, “olgu” dediğimiz şey, geçmiş hakkında tarihçilerin üzerinde anlaştıkları ortak bir yargıdan başka birşey değildir. Ortaklaşmış bir yargı yoksa, olgu da yoktur.
Demek istediğimi örneklemek için, E. H. Carr’ın klasikleşmiş Tarih Nedir? adlı kitabından yararlanabilirim sanıyorum. 1850 yılında İngiltere’nin bir kasabasında bir zencefilli çörek satıcısı kızgın bir kalabalık tarafından dövülerek öldürülür. Carr, “Bu bir tarih olgusu mudur?” diye sorduktan sonra devam eder: “Bir yıl önce duraksamadan “hayır” derdim… Bir görgü tanığı bu olayı az bilinen anılarına yazmıştı; fakat herhangi bir tarihçi tarafından bunun sözü edilmeye değer sayıldığını ben hiç görmemiştim”. Fakat Carr’ın bu satırları yazmasından bir yıl önce önemli bir tarihçi olan Kitson Clark Oxford’daki bir konferansında bu olaydan bahseder. Peki, bu noktadan sonra bu olayı bir “olgu” sayabilir miyiz? “Henüz değil” diyor Carr. Bu aşamada, olayın sadece “seçkin olgular kulübüne” aday olduğundan bahsedebiliriz. Kulübe girebilmek için hala diğer destekçilerini bekliyor. Belki önümüzdeki yıllarda tarihçiler önce dipnotlarında, daha sonra metinlerinin içlerinde bu olayı zikretmeye başlayacaklar ve belki 20-30 yıl sonra zencefilli çörek satıcısının öldürülmesi, “olgu” statüsüne kavuşacaktır. Belki de bunların hiçbiri olmayacak ve bu olay tekrar unutulmuşluğun boşluğuna düşecektir. Öyleyse kritik soru şudur: Bunlardan hangisinin gerçekleşeceği neye bağlı olacaktır? “Öyle sanıyorum ki” diyor Carr, “sonuç Dr. Kitson Clark’ın kanıtlamak için bu olayı ileri sürdüğü tez ya da yorumun öbür tarihçilerce de geçerli ve anlamlı olarak kabul edilip edilmemesine bağlı olacaktır. Olayın bir tairhi olgu sıfatıyla durumu, bir yorum sorusuna yol açacaktır. Bu yorum ögesi her tarihi olgunun içinde vardır”
Mesut Yeğen’in çalışmalarını bilmeyen birisini, öldürülen çörekçinin bilgisiyle karşılaşan tarihçiye benzetelim. Henüz hiçbir şey bilmiyoruz. Bu meselede hakikat nerededir? Yeğen meselesi bir olgu mudur? Olgu ise neyin olgusudur? Ne var ki, bu konuya gelmeden üzerinde durmamız gereken son bir mesele daha var.
“Olgu” meselesinin son tahlilde hakikat meselesi etrafında döndüğü açıktır. Öte yandan yukarda söylenenler doğruysa, beşeri bilimlerde hakikat ise ancak uzlaşma ile mümkündür. Peki ama kimlerin uzlaşması? Yavaş yavaş ilk paragrafdaki doktor örneğine döndüğümü anlayacaktır dikkatli okur. Uzlaşması beklenenlerin kimler olduğunun ortaya çıkışı ise başlı başına bir tarihsel süreçtir. Batı dünyası için bir milat vermek gerekirse 1689 yılına gitmemiz gerekiyor; bilimsel Devrimin çok önemli bir uğrağına... Bir sonraki yazıya da bununla başlayalım.