Tarih ve Hukuk İnkarcıları Yalanlıyor

Ermeni Soykırımı 100 yılı aşkın bir süredir Türkiye’de tüm iktidarlar ve muhalefet partilerince (HDP hariç), resmi ideolojinin etkisinden hala kurtulamamış bazı sol kesimlerce inkar edilmeye devam ediliyor. Kolay değil bir devletin geçmiş suçlarıyla yüzleşmesi. Almanya’nın Holokostla yüzleşmesi, Ermeni soykırımındaki rolünü kabul etmesi de kolay olmadı. En son 1991’de Holokost soykırımının aynı zamanda Roman soykırımı olduğunu da kabul ettiler ve özür dilediler. Namibya soykırımı ile ilgilide yüzleşme yönünde epey mesafe aldılar. Avustralya Aborjinlerle ilgili özeleştiri verdi. Kızılderili soykırımını yapan ABD'den de zaman zaman çok ürkek de olsa sesler çıktı. 1980’lerden sonra özelikle 1990’dan itibaren geçmişle hesaplaşmada evrenselleşmeye doğru göreli de olsa bir gelişme başladı. Dikkat edilirse bu süreç devletler hukukundan, dünya vatandaşlığı hukukuna geçişe paralel gelişti. Giderek İnsan Hakları hukukunda özür dileme ulusal üstü bir etik değer olarak benimsendi. Resmi özür beyanı Şili, Almanya, ABD, İngiltere Bulgaristan, Avustralya ve Sırbistan’da da görüldü. Hala direnen bazı Avrupa ülkeleri var. Japonya’da hala Türkiye’de olduğu gibi unutma, unutturma ve bastırma, inkar politikası devam ediyor.

Geçmişle yüzleşme bir adalet ve özgürlük sorunudur. Hesaplaşmanın temel şartı; geçmişin saptırmadan adını koyarak işlenmesi ve özgür tartışmadır. İnkarcıların çok sık tekrarladığı tarihin sadece tarihçilere bırakılması tezi adaletten ve özgürlükten kaçışın bayatlamış halidir. Resmi ideolojinin kokuşmuş silahıdır. Bir an için tarihçilere bırakıldığını farz edelim. Tarihçiler özgürce tüm belgelere ulaşabilecek midir? Tarihçiler vardıkları sonucu baskılanmadan korkmadan kamuya açıklayabilecekler midir? Tarihçiler konu ile ilgili hukukun evrensel ilkelerine, tanımlarına uyacaklar mıdır? Daha yakın geçmişte Ermeni Soykırımı diyenler hakkında davalar açılıyordu. Yasa ve mahkeme korkusu olmadan artık bu konuda gerçekler ortaya konmalıdır. Geçmişle hesaplaşma doğrudan geçmişte yaşananlara odaklanan bir tarihsel ilgiden ziyade, geçmişin bugüne yansıyan etkileriyle uğraşmayı ifade eder. Negatif hatırlama çok önemlidir. Negatif hatırlama; düşünülemeyeni düşünmek, telaffuz edilemeyeni telaffuz etmeyi öğrenmek, tasavvur edilemeyeni tasavvur etmeye çalışmaktır.

Geçmişle yüzleşmede; bilme hakkının çok özgün bir türü olan 'Hakikat Hakkı' artık insan hakları hukukunda temel bir hak olarak kabul edilmektedir. Hem bireysel hem de kolektif haktır. Hakikat hakkı hem cezasızlıkla mücadelede hem de mağdurların onarım hakkı için büyük önem taşır. Güney Afrika hakikat ve uzlaşma komisyonu dört hakikat tanımı yapmıştı; olgusal-adli hakikat (kanıtlara ilişkin yasal veya bilimsel), anlatısal hakikat (mağdur ve tanıkların anlatımı), toplumsal hakikat, onarıcı hakikat. Soykırım, insanlığa karşı suç, savaş suçları ve barışa karşı işlenen suçların mağdurlarının adaletin yerine getirildiğini bilme hakkı, hakikati bilme hakkı, tazminat ve eski hale getirmeyi talep hakkı, suçların tekrarını önleme için yeniden düzenlenmiş teminat kurumlarına sahip olma hakkı vardır. Özgürlük felsefesi ve insan hakları hukuku etiği açısından unutarak değil, unutmadan bağışlamak, insanların uzlaşması için tekrarın önlenmesi açısından geçmişle uzlaşmamak büyük önem taşımaktadır. Hakikat hakkı; bir siyasal talep ve hak olarak hem hakikat komisyonlarına kaynaklık etmiş, birçok Latin Amerika ülkesinde de (Peru, Arjantin, Kolombiya) anayasalara girmiştir. Güney Afrika’da da anayasa mahkemesi, hakikatin Apartheid rejiminin haksızlıklarından demokrasiye ve anayasal yönetime geçişin ahlaki temeli olduğunu vurgulamıştır. Amerika insan hakları mahkemesi ve Avrupa insan hakları mahkemesi de zorla kaybetme ve faili meçhul cinayetlerle ilgili başvurularda hakikat hakkını, farklı düzeylerle de olsa, devletin etkili soruşturma yükümlülüğü, mağdurların etkili yargısal korunma ve başvuru hakkı çerçevesinde tanımıştır. AİHM Bosna-Hersek’teki kayıplarla ilgili kararında, hakikat hakkının yaşam hakkı kadar önemli olduğunu vurgulamıştır. "Mağdurların ve ailelerinin, onların yakınlarının, kitlesel hak ihlaline yol açan olayları çerçeveleyen koşullar hakkında hakikati bilme hakları, yaşama hakkı kadar asli bir öneme sahipdir" demiştir. (AİHML Lejla Fazlic ve diğerleri / Bosna Hersek, no: 66758/09 2014, paragraf 38)

Ortadoğu gibi bir coğrafyada yüzleşmenin diğer coğrafyalardan daha zor olduğu bir gerçekliktir. Ermeni soykırımını inkar ilk günden itibaren soykırımın yapısal bir unsuru olmuştur. İnkarın düşünsel temellerini Atatürk Adana konuşmasında, İsmet İnönü de Lozan’daki uzun konuşmasında üretmişlerdir. Söz konusu yaklaşım hiç değişmeden bugün de devam etmektedir.

Başta Latin Amerika olmak üzere Avrupa ülkelerinde ve Avustralya’da yüzleşmeler genellikle bir devlet suçundan sonra gündeme gelmiştir. Ya askeri darbelerden sonra, ya holokosttan sonra, ya savaştan sonra vs. Bizde ise ulusalüstü insan hakları hukukunda kabul edilen bir değil tüm suçların sarmal olarak tekrar tekrar hepsi yaşanmıştır. Yaşanmaktadır. Şöyleki; Ermeni soykırımı, Pontus Rum soykırımı, İstiklal mahkemeleri adaletsizliği, Dersim katliamı, Kürtlere sürekli tenkil ve tedip, Trakya’daki yahudilere saldırılar düzenlenerek 15 bin yahudinin göçe zorlanması, 1942 varlık vergisi rezaleti, 1955 6-7 Eylül vakası, 1964’te İstanbul’dan Rumların göçe zorlanması, Süryanilerin ABD'ye göçe zorlanması, Keldanilerin göçe zorlanması, Askeri darbeler, Sivas katliamı, OHAL süreçleri, Özel güvenlik bölgelerindeki insanlığa karşı suç fiilleri, gözaltı kayıpları, yargısız infazlar, (en son 2017 Amed newrozunda Kemal Kurkut olayı gıbi) sarmal olarak devam etmiştir. Tüm bunlara bugün yaşama geçmiş olan diktatörlük projesini de eklemek gerekir. Tüm bu sarmallık sadece devlet açısından değil Türk ulusu açısından da inkarcı bir ruhi şekillenme yaratmıştır.

Analitik olarak coğrafyamızdaki yüzleşme engellerini şöyle vurgulayabiliriz; a)-siyasi sistem, b)-hukuki sistem, c)-siyasi kültür, d)-kaderci ve rasyonel olmayan yöneteni kutsayan islamiyet dini, e)-hala İttihat ve Terakki zihniyetinden kurtulamayan ana muhalefet partisi CHP(yakın geçmişte soykırımdan bahseden HDP milletvekili Garo Paylan’a 3 oturum meclise katılmama yaptırımına CHP milletvekileri de oy vermişti) Bugün Sol Parti ve Fikri Sağlar gibi demokrat geçinenler dahi hala bu konuda resmi ideolojiden sıyrılamıyorlar. Tüm bu nedenler yüzleşme ve hesaplaşma açısından coğrafyamızda işimizin hayli zor olduğunu göstermektedir.

Ayrıca sosyo-pisikolojik ve siyasal psikolojik açıdan şu nedenler de hesaplaşma açısından aşılması gereken önemli engeller oluşturmaktadır. Şöyle ki; 1-yüzleşme yapıldığı takdirde devlet ve şöven milliyetçi kesimlerde suçlu bulunma ve ayıplanma korkusu, 2-Yüzleşme yapıldığı takdirde devlet cezalandırma korkusu taşımaktadır. Bu korkuyu Avrupa parlamentosunun 1987’deki kararı da giderememiştir. Avrupa parlamentosu 1987’de Ermeni katliamı için soykırım demiştir. Ancak devamında Türkiye’nin sorumlu tutulamayacağını da eklemiştir. 3-yüzleşmerden kaçınmanın arkasında post-travmatik şok ve geçmiş korkusu da bulunmaktadır. Yüzleşme ve hesaplaşma başladığında resmi tarihin kahramanlar olarak topluma yansıttıklarının birer katil olduğu ortaya çıkacaktır. Bu korku tüm resmi tarihin alt üst olmasını yaratacaktır. 4-Yukarıda da vurguladığımız gibi kahramanların kötü adamlara dönüştürme ikilemi yaratmasından da egemenler endişe etmektedir. Örneğin sadece birkaçını vurgulayalım; resmi tarihin kahraman olarak gösterdikleri, Topal Osman, Hilmi ve Nail beyler, çok önemli üst görevlerde bulunan Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras, Parlamenter Ali Cenani gibilerin soykırımdaki rolleri ortaya dökülecektir. 5-Kuşkusuz yüzleşmeden kaçınmanın ve korkmanın bir başka nedeni de bu işin sonunun nereye varacağı korkusudur. Çünkü suç sadece Ermeni soykırımı suçu değildir. Hala devam eden sarmal olarak süren ulusalüstü insan hakları hukukunun devlet suçu olarak tanımladığı yukarıda açılımını yaptığımız tüm suçların yenilenmesi, devam etmesidir. Bunlardan bir tanesi ile yüzleşildiğinde kuşkusuz tümüyle de yüzleşmek gereği devletin boynunun borcu olacaktır. .

Tarih inkarcıları yalanlıyor dedik. Kısaca bakalım. 1894-1897 (Abdülhamit dönemi) 80-300 bin Ermeni katliamı, 1909’da Adana’da 20 bin Ermeni katliamı, 1915-1918 arasında 1 milyon civarı katliam, 1921-1922 Pontus Rum soykırımı, 1915-1918 Süryani katliamı, Ege’den ve Trakya’dan 200 bin Rumun göç ettirilmesi, Anadolu’dan yaklaşık 1,3 milyon Ermeni’nin sürgün edilmesi. Aslında 1878-1923 sürecinde yaşananlara Hıristiyan Soykırımı demek daha doğru olur. Şimdi inkarcılar empati yapsa. 1878-1923 sürecinde coğrafyada iktidar hiristiyanlar da olsa ve yukardaki ölçekte Türk ve müslümanlar göçe zorlansa, katledilse acaba nasıl değerlendirirler?

Bu sorunun yanıtını hukuk veriyor. Soykırım suçunun önlenmesi ve cezalandırılması sözleşmesinin mimarlarından Polonyalı hukukçu Rafael Lemkin soykırım nazariyesi çalışmalarına 1915 Ermeni katliamından esinlenerek başlamıştır. Jenosid kavramı ilk kez Rafael Lemkin tarafından 1943 yılında Holokost uygulaması için kullanılıyor. Goenos (Yunanca ırk, aşiret, kabile), Cide (Latince öldürme) 1948 soykırım suçunun önlenmesi ve cezalandırılması sözleşmesinde şöyle tanımlanıyor (135 ülke onayladı): Soykırım, ulusal, etnik, ırksal, yada dinsel bir gurubu toptan yada onun bir bölümünü yok etmek niyetiyle-grup üyelerinin öldürülmesi, b)-grup üyelerinin fiziki yada akıl bütünlüğünün ağır biçimde zedelenmesi, c)-grubun fiziksel varlığının tümü yada bir bölümünün yok edilmesi sonucunu verecek yaşam koşulları içinde tutulması, d)-grup içinde doğumları engelleyecek önlemler alınması, e)-bir grup çocuklarının başka bir guruba zorla geçirilmesi eylemlerinden herhangi birine başvurulmasını kapsamı içine alır.

Lemkin tanıma siyasal ve kültürel soykırımı da sokmak için çalışmıştı ama büyük devletler burnu kabul etmediler. Demek ki hem tarih, hem hukuk inkarcıları yalanlıyor. 100. yıla doğru aralarında ABD’nin de bulunduğu çok sayıda ülkeler Ermeni soykırımını tanımıştır. Bu sayı yerel yönetimler hariç 32’yi bulmuştur. Dünyanın çok önemli demokratları da bu yönde tutum almıştır. Örneğin Nisan 1984’te Jurgen Habermas, Jacpues Derrida, Simoon de Beauvoir, Roland Sarthes, Alain Touraien, Claude Leford yapılanların soykırım olduğunu tüm dünyaya haykırmışlardır. ABD başkanının niyeti ne olursa olsun, bu gerçeği gölgelemez. Önemli olan büyük devletlere koz vermeden dürüstçe gerçekleri kabul edip , yüzleşmek ve coğrafyamızdaki halklar arasındaki dostluğu pekiştirmektir. Türk, Kürt, Ermeni, Süryani, Keldani, Rum, Yahudi, Arap halklarının dostluğu ancak tüm insanlık dışı suçları reddetmekle yaratılabilir. Bundan ancak coğrafyamız kazançlı çıkar. Kirler arınır.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Şenol EKİNCİ
Şenol EKİNCİ - 1 hafta Önce

Sizin, araştırma ve kanatlariniz neden mutlak doğru da bu konuda itirazi ve soykırım olmadiğı yönündeki araştırma ve değerlendirmeleri olan tarihçi olmasa bile geçmiş olaylara ilgi duyan insanların kanatları ve fikirlerini paylaşmasına izin vermiyorsunuz. Yazılarınızı bir suredir.takip ediyorum.bende oluşan kanaat sizinle aynı düşüncede olmayanlara medeni ve entelluktuel düzeyde tartışmak yerine olaylara ve olgulara karşı farklı değerlendirmeleri olanlara Yaklaşımınız tek kelime ikeifade etmek gerekirse art niyetli bir düşünce yapısının dışa vurumu 1850 ve sonrası osmanlı coğrafyasında yaşananları takip eden ve arastiran ınsanlar araştırma ve öğrenmelerinde sizden farklı sonuç ve düşünceleri ulaşmaları suçmu bence kendi değerlendirmelerinin doğruluğuna emin olanlar farklı kanatları olanlara inkârcı demezler.onlar ile değerlendirme ve arastirma sonuçlarını tartisirlar.sizinle aynı fikirde olmayan benim gibi pek çok insanın farkli dusunuyoruz diye olumsuz yakıştırma hakkı olmadığı gibi